26 Aralık 2012 Çarşamba

Nafile Uğruna Rüyalar

Eylül'de başlar ayrılık
Yaprağın ağacı terk ettiği gibi
Bir tutam nefes gibi
Ciğerimdeki seni üfleyip atar bu beden
Eylül'de başlar gözyaşları
Bulutların ilk ağladığı an gibi
Artık sensiz buralar, uçup gitmişsin yüreğimden
Eylül'de başlar karanlık
Rüzgarın ateşi yüceltip, mumu söndürdüğü gibi
Karanlığa gömülecek bir oda gibi
Savaşlar veren beden
Işığı içinden attı
Şimdi ne demeli bilmem
Gömdüm seni zindanlara
Belki yollar daha kısa şimdi eve
Atmıyor ki adımlarım geri
Fedakarlık yapmıyor artık beden
Acıyı tabakta, rakıyı masada bırakıyor el
İstanbul'u gezerken kaybediyor yürek seni
Eylül'de söylenir tek şey
Cennetimden vazgeçtim ki, cehennemde seni görmek için
Yirmidokuz harfte bir çıkar zamansız sevdalar.

Erhan Polat

25 Aralık 2012 Salı

Yangın

Hiç yangına yakın düştün mü sen?
Ateş seni çekse de tutuşamayıp;
Önünde eğilip, büzüldün mü
Eriyip bittin mi yanamadan?
Sen, sana yakın düştün mü?

Duygu Şener
15/12/2012

19 Aralık 2012 Çarşamba

Korku

Aldanacaksan sevgilerinde, saf sevgilerinde
İnsanların yalancı gururlarına...
Kalacaksan parlak sözlerin etkisinde,
Kelimelerinle onlara kapılacaksan,
Yaşama!

Oyun yapıp oyanarlar seni
Geceleri aralarında.
Şarkı yapıp söylerler dostlarına,
Roman gibi okurlar boş zamanlarında.
Masal yapıp anlatırlar çocuklarına.

Aldanacaksan gecelerinde, kara gecelerinde
Aydınlık dünyaların şen insanlarına.
Yanılıp içini açacaksan,
Derdini gizlemeden durmayacaksan,
Yaşama!

Saklarlar dinlediklerini
En zayıf zamanında vururlar seni.
Uyduramazsan fikirlerine
Başıboş hareketlerini,
Defe koyup çalarlar seni.

Özdemir Asaf

14 Aralık 2012 Cuma

Devonshire Düşesi Georgiana Cavendish

Çok güzel yazan ama ismini vermekten korkan bir yazar, üç çocuğunu kurtarmak için birini feda eden bir anne. İktidar, devrim ve sosyetenin ortasında sansayonel hayatı, politik gücü, aşkları, ihtişamı ve güzelliğiyle büyüleyici bir düşes; Georgiana Cavendish.





Devonshire Düşesi Georgina Cavendish
John 1. Earl Spencer ve Margaret Georgiana Poyntz'un beş çocuğundan ilki olarak 7 Haziran 1757'de dünyaya geldi. John Earl Spencer pek romantik ve duygularını ifade edebilen bir adam değildi fakat eşi Leydi Spencer (Margaret Georgiana Poyntz)'u her zaman sevdi. 1754'ün ilkbaharında evlenme teklifi ederken taktim ettiği altın yüzüğün içinde minik harflerle şu ifade vardı;
 'MON COEUR EST TOUT A TOI. GARDE LE BIEN POUR MOI.'
(Kalbim tamamen senindir. Onu benim için iyi koru.)
18. yy'da Earl, Kont'a karşılı gelen bir aselet ünvanıydı. Dönemin varlıklı ailelerinden birinin kızı olan Georgiana, ailenin her zaman en sevilen çocuğu olmuştu, fakat bundan sonraki hayatı pek de o kadar sevgi dolu geçmeyecekti.

5. Devonshire Dükü
William Cavandish
Miss Georgiana Spencer 7 Haziran 1774'te aslında pek de tanımadığı, daha çok ailelerinin uygun gördüğü 5. Devonshire Dükü William Cavendish ile evlendi ve Devonshire Düşesi oldu. Evliliği hiç de beklediği gibi değildi. Her zaman bakımlı ve güzel bir kadın olmuştu. Giydiği elbiseler, takılar ve aksesuarlarla dönemin moda öncülüğünü yapıyordu. Bütün Britanya'nın sevdiği ve güzelliğine imrendiği bir kadındı, yalnız kocası hariç. Koca ülkede onu beğenmeyen tek erkek William'dı.

Yıllarca sürekli aldatılan Georgiana, William'ın gayrimeşru çocuğu olan Charlotte'u bile sahiplenmiş, ona kendi çoğuymuş gibi davranmış fakat yine de kocası tarafından takdir edilmemişti. İki sevimli kız çocuğu doğurmasına rağmen, William hala ona soyunu devam ettirmek için bir erkek evlat veremediğinden dolayı baskı yapmaktaydı.

Ve sonunda William onu, Georgiana'nın en yakın arkadaşı olan Lady Elizabeth Foster ile aldattı. Tüm bu olaylar Georgiana'yı çok daha mutsuz ve sevgi konusunda kendine güvensiz bir kadın haline getirmişti.

Georgiana kendini içki ve kumara verdi. Uzun süre kumar ve borsada oynadığı oyunlar yüzünden ortaya çıkan borçlarını ödemeye çalıştı. Kendini toparlayınca 1780'lerde politikaya atıldı. Dönemin Liberal Parti'sinin en büyük destekçisi oldu ve pek çok seçim kampanyasını yürüttü. Yürüttüğü kampanyalar pek çok kez başarılı oldu ve hala Britanya'nın en güzel, en şık fakat en mutsuz kadınıydı.

Lady Elizabeth Foster
Georgiana, William'ın Lady Elizabeth Foster ile olan ilişkisini onaylamak zorunda kalmıştı ve artık beraber yaşıyorlardı. Georgiana, William'ın istediği erkek çocuğunu vermeden umut ettiği hayatı yaşayamayacağını anlamıştı. Beklediği 7 Mayıs 1790'da gerçekleşti; Georgiana, William adında bir erkek çocuğu dünyaya getirmişti.

O yıllarda Georgiana, çocukluk aşkı olan Charles 2. Earl Grey ile hala kampanyalarını yürüttüğü liberal partinin toplantılarında görüşüyorlardı. İkilinin arasında politika yüzünden yeniden başlayan yakınlaşma, giderek kendini çok daha büyük bir aşka bıraktı. Aşklarını gizlice yaşadıkları kaplıcalarda, Georgiana hamile kaldı. Birbirlerini çok seviyorlardı ve çok da mutluydular. Belki de Georgiana, hayatında ilk defa bu kadar mutlu ve sevilen bir kadına dönüşmüştü.
Charles 2. Earl Grey

Georgiana, William'ın Lady Foster'la olan aşkına duyduğu hoşgörüyü, onun da kendisi ve Charles Grey için duyacağını umuyordu fakat öyle olmadı. William, Georgiana'yı Charles Grey'den kesinkes ayrılmaya ve doğurduğu anda bebeği evlatlık vermeye zorlamıştı. Eğer karşı çıkarsa hemen boşanacaklar ve bir daha üç çocuğunu asla göremeyecekti. Georgiana duraksamadı, o bir anneydi ve çocuklarını herşeyden daha çok seviyordu. Ama Charles Grey olanları kabullenmedi ve Georgiana ona anlatmaya çalıştığında da cevapları son derece kırıcı oldu. Georgiana onu suçlamıyordu, bir mektubunda şöyle demişti;
"Acınmayı hak ettiğini de inkar etmiyorum. Kalbimde sadece o var; ruhum ve kalbim de onda ama artık bitti... tek avuntusu, onu sadece ve sadece çocuklarım uğruna bıraktığım olmalı."
20 Şubat 1791'de bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Ona Eliza Courtney adını verdi (Courtney, Poyntz ailesine ait bir soyadı olup, baba tarafından çocukla ilgili bir ipucu sağlamadığı için seçilmiştir.) Birisi, doğduğu anda onu Georgiana'nın kollarından aldı. Bebek bir bakıcı anne tarafından bakıldı ve biraz büyüdüğünde Charles Grey'in anne ve babasıyla yaşamak üzere İngiltere'ye gönderildi. Eliza bundan sonra annesi Georgiana'yı onu sık sık ziyaret eden iyi bir dost, babası Charles'ı kendisinden çok çok yaşlı ağabeyi olarak tanıdı. Gerçeği uzun yıllar sonra Georgiana'nın ona yazdığı mektuplardan bulup çıkaracaktı.

Georgiana, 30 Mart 1806'da sabaha karşı sarılığa benzeyen bir hastalık yüzünden hayata veda etti. Hayatı boyunca kendini kuşatan sorunlarla uğraşmış, evli bir kadının yer bulamayacağı ortamlarda kendini ispat etmiş, daha parti stratejisinin ne olduğu bilinmiyorken taktikleriyle hükümeti değiştirebilmiş bir insandı. O gün, bütün Londra, Devonshire Düşesi Georgiana'ya son kez saygısını göstermek için sokaklara döküldü.

Georgiana'nın ölümünden sonra Dük William ve Lady Foster evlendi. Charles Grey politika hayatında başarılı oldu ve 1830 - 1834 yılları arasında Britanya'nın Başbakanı oldu. Bugün içtiğimiz 'Earl Grey' harmanlı çay, adını Charles Grey'den alır.

Liberal Parti'nin kapatılmasından ve Devonshire Konağı'nın yıkılmasından çok sonra bile, kendi hikayesinin kahramanı olan Georgiana yaşamaktadır. Georgiana'nın hayatı, tarihçilerin 18.yy'da kadın ve erkeklerin tamamen farklı hayatlar yaşadıklarını söyleyen tezlerini yalanlar niteliktedir. Onun kişisel tarihi, dönemin erkeklerinin tarihinden daha farklı olmamakla birlikte geniş kapsamlı bir kadın hareketi varlığını da içine alır. Yaptıklarıyla ulusal olaylar yaratan başarılı bir politikacıydı ve erkek egomanyası altında olduğu söylenen bir devirde, kendi içindeki boşuklara rağmen politikada büyük işler başarmıştı. Başka hiçbir kadın -hatta çoğu erkek- Georgiana'nın hayatı boyunca gösterdiği politik etkiyi gösterememiştir.

Prenses Diana
Spencer ailesi kadınlarının bir laneti de; zeki, başarılı, zevkli, stil sahibi, güzel fakat mutsuz olmak herhalde. Georgiana'nın 5. nesilden yiğeni olan, bizim bildiğimiz adıyla Prenses Diana'nın da benzer bir hüzünlü hikayesi vardır.

Devonshire Düşesi Georgiana Cavendish için daha anlatılacak pek çok şey var elbette fakat ben buraya sığdıramadım. Siz dilerseniz Amanda Foreman'ın Düşes adlı eserinden ve aynı eserden uyarlanan başrolerini Keira Knightley'in oynadığı Düşes filmini izleyerek daha ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.

Sözlerimi çok beğendiğim, Georgiana'nın kızı Eliza için yazdığı şiiri ile bitirmek istiyorum;
Düşüncesizlikten doğan çocuk,
Terk edilmiş bir göğüşte başıboş yatan,
geçmiş günahın bir bedeli olan
Sevgili ama doğumdan beri bahtsız

Senin için bir dileğim var
Annenin uzanabildiği göklere ulaşması
Ama bu umudu acılar kirletiyor
Ve kırık dualarımın önünü kesiyor

Ama bunlara rağmen aklım başımda
Şimdi benim görevim sensin
Acılı ama unutulmayan
Günlerin sevgiyle ve korunaklı geçsin

Vermeyen hayat seni kollasın
benim ve babanın hatalarından
İsimsiz bir anne sana yol göstersin
Görünmeyen bir el yönlendirsin

Bir yabancı kadar çok serrvetin olsun
Hayatın kolay geçsin
Tehlikelerden kaçmayı öğren
Benim öğrendiğimden daha çabuk

Bu arada bu düz vadiler arasında
Günlerin güvende olsun
Saflık kötülüğe gülümser
Ve sen-Oh! Sen o kadar safsın ki.

Georgiana Cavendish


Saygılarımla;
Duygu Şener

5 Aralık 2012 Çarşamba

Dediler

Benim...
Benim...
Sevdiğim benim...
Yalnızmışsın, üşüyormuşsun,
Yokmuş geceleri rüyalarına nöbet tutan
Öyle dediler,
Benim gibi sevememişler.

Duygu Şener

1 Aralık 2012 Cumartesi

yağmur kaçağı

elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

geceleri bir çırpıntı duyarsan
telaş telaş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

Attila İlhan

yasak sevişmek

öteki kapımdan gel bunu açamazsın
eski gözlerinle gel öldürmek vakti gel
hem tetik bulun ardında biri olmasın
hanidir ben bu evde saklanıyorum
adımı değiştirdim başka bir adla yaşıyorum
gece gündüz siyah gözlük kullanıyorum
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
sabaha karşı gel bütün gözlerinle gel

pancurların gerisinde kararıyorum
içimde belalar doğuyor sonbahar doğuyor
telefonda sesini tanıyamıyorum
yüzün parmaklarımdan akıp kayboluyor
böyle hep bir şey kopuyor bir şey kırılıyor
sabaha karşı gel eski gözlerinle gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
hem tetik bulun ardında biri olmasın

artık hiç kimse beni yaşamıyor
aşklarımı büyük kemanlarla çizdiler
yalnız bir mısra mıyım ıslanıyorum
bir revolver romanımı tamamlıyor
oyun bitti ışıklarımı söndürdüler
yokmuşsun gibi gel öldürmek vakti gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
üzerime kilitleyip mühürlediler
hem tetik bulun ardında biri olmasın

Attila İlhan

30 Kasım 2012 Cuma

Kullandığımız Servisler Bizi Satıyor Mu?


Bugün hemen hemen hepimizin bir ya da birden fazla sosyal medya servisinde profilimiz bulunmakta ve eminim herkesin kafasında bu sitelerin güvenilirliği ile ilgili sorular vardır.

En son bu haftanın başında Facebook şöyle bir yazıyla sarsıldı;
"Facebook'un yeni kullanım koşullarına cevaben, tarafıma ait her tür kişisel bilgi, görsel, karikatür, resim, fotoğraf ve videonun telif hakkının (Berner Konvansiyonu uyarınca) bana ait olduğunu beyan ederim. Bunların ticari kullanımı için daima benim onayım gerekli olacaktır!
Bu yazıyı kopyalayıp Facebook duvarınıza yapıştırabilirsiniz. Bu, haklarınızı telif hakkı kanunları uyarınca koruma altına alacaktır. Mevcut tebliğ uyarınca bunların ifşası, kopyalanması, dağıtılması, yayımı ya da bu profil ve/veya içeriği temel alınarak aleyhime diğer herhangi bir faaliyette bulunulmasının kesinlikle yasak olduğunu Facebook'a bildiririm. Bahse konu yasaklar, Facebook'un yönlendirmesi ya da kontrolü altında çalışan personel, öğrenciler, temsilciler ve/veya diğer her tür çalışan için de geçerli olacaktır. İşbu profil içeriği özel ve gizli bilgi niteliğinde olup, gizliliğimin ihlali yasalar kapsamında cezai işlem gerektiren bir durumdur (UCC 1 1-308-308 1-103 ve Roma Yönetmeliği).
Facebook, sermayesi halka açık bir şirkettir. Tüm üyelerin buna benzer bir bildirimi profillerinde yayınlamaları önerilir. İsterseniz bu bildirimi kopyalayıp duvarınıza yapıştırabilirsiniz. Bu tür bir bildirimi en az bir kez yayınlamamanız halinde, fotoğraflarınız ve profil durum güncellemeleriniz de dahil olmak üzere profilinizde yer alan öğelerin kullanımına zımnen onay vermiş olursunuz."
Tabii ki böyle bir şey olamaz. Zaten New York Daily News, ABC News gibi büyük haber kanallarıyla böyle bir şey olmadığı duyuruldu.

Hiçbir durum güncelleme yazısının haklarınızı bu şekilde koruma altına alamayacağı gibi bir gerçeğin yanı sıra, yazıda bahsi geçen Berner Konvensiyonu diye bir şey de yok. Bu sadece 126 yıllık telif hakları hakkında uluslararası bir anlaşma olan Bern Konvensiyonu'nu referans alınarak uydurulmuş. Ayrıca Facebook reklamlarında kullanılıp, kullanılmamak tamamen size bırakılmış bir durum. Profilinizin Gizlilik Ayarları'nda Facebook Reklamları bölümünde detaylı bilgiyi bulabilirsiniz.

Dijital ekonomi hakkında konuşmaya başlarsak bir blog yazısından çok, kalıncana bir kitap çıkar ortaya. Peki ama hergün bedava olarak kullandığımız bu servisler gelirlerini nereden elde ediyor? Yoksa bizim davranışlarımızı izleyerek oluşturdukları istatistikleri ve kişisel bilgilerimizi pazarlayarak mı para kazanıyorlar? Başka bir değişle bizi mi pazarlıyorlar?

How Do They Make Money
adlı siteden bir görüntü
"How Do They Make Money?" adlı internet sitesi hemen hergün kullandığımız pek çok internet servisinin para kazanmak için hangi yöntemleri kullandığını gösteriyor. Sitede sadece LinkedIn'in "kişisel verileri ve bilgileri satarak para kazanan" tek oluşum olarak gösterilmesi pek ikna edici olmasa da sıkça kullandığımız bu servislerin nerden para kazandığını öğrenmek için iyi bir kaynak niteliği taşıyor.

Saygılarımla;
Duygu Şener

29 Kasım 2012 Perşembe

Kim sevebilir bizim gibi? Arayalım

yanmış bir yüreğin eski küllerini,
benekleyerek tane tane öpüşlerimizle
diriltene kadar öksüz bir çiçeği.

Bağlanalım sevdaya, senin meyvanı özümsemiş,
gücünü ve yüzünün suretini toprağa vermiş:
Sen ve ben, sönmeyen bir ışığız,
onun ince çıtırtısız başağıyız.

Gömülmüş aşka doğru, geçip nice zamandan,
kardan, bahardan, unutuş ve sonbahardan,
yaklaşsak yeni bir elmanın ışığına,

açılmış tazelikten yeni bir yaraya,
sessizlikte yol alan eski bir aşk gibi
örtülmüş ağızlardan bir sonsuzluğa.

Pablo Neruda

23 Kasım 2012 Cuma

Sufi ve Aşk

hiçbir aşk diğerinden daha büyük değildir

aşk
yolunda yürüdüğün kadardır
bir çınar gölgesinde dinlenebildiğin kadar
şu serçenin gagasındaki buğday kadar
kendine diz bükebildiğin kadar

aşk
sen kadardır
ne bir fazla ne bir eksik
hükmün nefesin kadardır

aşk
nefsin kadar

Semih Özgenel

22 Kasım 2012 Perşembe

Senden bir iz ararım başka kadınlarda,

haşinliklerinde onların, ırmak gibi kıvrılan
örgülü saçlar, sulara gömülen gözler,
köpükten gemiler gibi kayan saydam ayaklar.

İnce uzun tırnaklarına benzetirim erken vakitlerde
çakıp giden ışkınlarını kiraz ağaçlarının,
yüzünün yangın yerine benzetirim sularda
yanan saçını, bakıp öbür vakitlerde.

Baktım, kimse taşımıyordu kalp atışını,
ışığını, ormanlardan getirdiğin karanlık tahılı,
kimsede yoktur senin minik kulakların.

Bir öz var senin inceliğinde, eşsizsin kadınların içinde
ve ben böyle aşık, böyle akıyorum seninle
Missisipi genişliğinde dişi bir halice.

Pablo Neruda

21 Kasım 2012 Çarşamba

Seni sevmeden önce, aşkım, ben, ben değildim;

Bocalayıp dururdum caddeler ve nesnelerde;
Adam bile sayılmazdım, adım da yoktu üstelik:
Dünya bekliyordu boşlukta.

Nice mekanlara girdim çıktım:
Ayda yer tutmuş tüneller,
ağız açmış bekleyen hangarlar,
kumda önümü kesen sorular.

Her şey boştu, ölü ve suskun,
düşmüş kenarda, çökmüş,
tarifsiz uzaktaydı her şey,

kimsem yoktu, ötekiydi herkes
dolduruncaya kadar güzü nimetlerde
güzelliğin ve sadeliğin Matilde.

Pablo Neruda

20 Kasım 2012 Salı

Sonnet #66 (Sone 66)

Tir'd with all these, for restful death I cry:
As, to behold desert a beggar born,
And needy nothing trimm'd in jollity,
And purest faith unhapply forsworn,
And gilded honour shamefully misplac'd,
And maiden virtue rudely strumpeted,
And right perfection wrongfully disgrac'd,
And strenght by limping sway disabled,
And art made tongue-tied by authority,
And folly, doctor-like, controlling skill,
And simple truth miscall'd simplicity,
And captive good attending captain ill -
Tir'd with all these, from these would I be gone,
Save that, to die, I leave my love alone.

(Türkçe Çevirisi:)

Vazgeçtim bu dünyadan, tek ölüm paklar beni,
Değmez, bu yangın yeri avuç açmaya değmez,
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksular mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş, el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötülükler kadı olmuş Yemen'e -
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

William Shakespeare
(Çev. Can Yücel)

19 Kasım 2012 Pazartesi

Sevmiyorum seni, ki bu ne sevmektir...

sevmekten varıyorum sevmemeye
ve beklemekten beklememeye
yüreğim ateşinden soğuyunca.

Seni sevdiğimdendir bir tek sana aşık oluşum,
dinmez hıncım ve bu hınçla yalvarışım.
Gezgin aşkımın tüm mesafesinde
görmemek var seni, bir kör gibi sevmek yine de.

Yitip bitirecek zalim huzmesiyle belki
Ocak ayının ışığı sebatkar yüreğimi,
sonsuz huzur çağıracak yanına beni.

Ölüm bir tek bana yazılmış bu öyküde
ve aşktan olucak ölümüm seni sevmekle,
çünkü seviyorum seni, aşkım, kanla, ateşle.

Pablo Neruda

17 Kasım 2012 Cumartesi

böyle bir sevmek

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbarla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır sanmayın ki beni unuttular
hala arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir


Attila İlhan

14 Kasım 2012 Çarşamba

Karamelli Cevizli Cheesecake ve Frappe


Karamelli Cevizli Cheesecake yaptım tam bir dilim kesmiştim ki yanında da bir kahve olsa ne güzel olur dedim. Geçen gün yirmilik dişlerimi çektirdiğim için hala sıcak şeyler yiyip içemiyorum ama kahvesizliği de daha fazla dayanamadı bünyem ve yanına hemen Frappe yaptım.

Karamelli Cevizli Cheesecake 

Tarifi:

Tabanı için:

  • 1,5 paket burçak bisküvi
  • 60 - 70 gr eritilmiş tereyağ
  • 1 çay kaşığı tarçın
Kreması için:
  • 400 gr labne peyniri
  • 2 su bardağı yoğurt
  • 3 adet yumurta
  • 4 yemek kaşığı un
  • 1 paket vanilya
  • 1 su bardağı toz şeker
Karamel sosu için:
  • 8 yemek kaşığı toz şeker
  • 4 yemek kaşığı su
  • 1 paket süt kreması
  • Ceviz
Hazırlanışı:
Bisküvileri içinde büyük tanecik kalmayacak şekilde un haline getirin. İçine eritilmiş tereyağını ve tarçını ekleyip yoğurun. Bisküvi hamurunu iyice bastırarak kalıbın tabanına döşeyin. Buzdolabında 30 dk. dinlenmeye bırakın. Peynir ve yoğurdu derin bir kaba boşaltıp mikser ile çırpın. Şekeri ekleyip pürüzsüz bir kıvam elde edinceye kadar çırpmaya devam edin. Sırayla yumurtaları teker teker ekleyin. Un ve vanilyayı da ekleyip çırpın. Bisküvi hamurunu dolaptan çıkarıp üzerine hazırladığınız kremayı dökün. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 30 - 45 dk. pişirin. Kek piştiğinde soğutmak için buzdolabına kaldırın. Karamel sosunu hazırlamak için emaye bir kaba şekeri koyun. Üstüne bütün şekeri kaplayacak şekilde suyu dökün. Emaye kabınızı ocağın küçük bölümüne kısık ateşte kehribar ya da kahverengi olana kadar tutun. Karamel yapmanın en önemli sırrı şeker rengini alana kadar hiç karıştırmamaktır ve karamelli ne kadar acı seviyorsanız o kadar koyu bir renk almasını sağlamalısınız. Rengini alan karamelimizi ocaktan alıp içine çırpıp hazırladığımız süt kremasını yavaşça tahta kaşıkla karıştırarak ekliyoruz ve soğumasını bekliyoruz. Elimizle kırıp irili ufaklı parçalar haline getirdiğimiz cevizleri de ister karamelin içine ekleyerek istersek de karamel sosunu soyuyan cheesecakein üzerine döktüğümüz karamelişn üzerine serperek servis ediyoruz.

Frappe 

 

Tarifi :
  • 1 tatlı kaşığı kahve
  • Süt
  • Krema
  • 5-6 küp buz
  • Soğuk su
Hazırlanışı:
Herkes kahveyi farklı sever kimi sert, kimi yumuşak o yüzden; dilediğiniz kadar sütü ve kahveyi, kahve tanecikleri yok olana kadar iyice çırpın. Buzu, çırpılmış kremayı ve suyu blendırdan geçirin. Daha sonra uygun bardağa önce kahve karışımını ardından da yavaş yavaş buz karışımını ekleyin. Kahveyi şekerli içenlerdenseniz içine dilediğiniz kadar şeker koyunuz. Frappeniz içime hazırdır.

Afiyet Olsun :)
Duygu Şener

13 Kasım 2012 Salı

Yılbaşı Pudingi

Daha Aralık ayına bile girmeden yavaş yavaş yılbaşını anımsatan ambalajlar, bıdılar görmeye başladık. Ben de görür görmez yılbaşı hakkında düşünmeye başladım ister istemez; arkadaşlar, hediyeler, kutlamalar, nerdeler, ne zamanlar, nasıllar uçuştu kafamda. Düşünürken bu geldi aklıma.

Yılbaşı gecesini evde arkadaşlarla kutlamak da bir zevktir. Güzel bir yemek sonrasına yakışan en güzel şeylerden biri de hiç kuşkusuz hafif bir tatlı. Yılbaşı renkleri olan yeşil, beyaz, kırmızı ve kahverengiden oluşan bu hafif ve leziz tatlı tarifini sizlerle paylaşmak istedim. Ayrıca yapması da çok kolay.


Tarifi:
İçindekiler:
  • 1 paket kakaolu puding
  • 600 ml süt
  • 50 gr margarin
  • 1 paket petibör bisküvi
  • 1 kase (çekirdekleri çıkarılmış) vişne
  • Hindistan cevizi
  • Antepfıstığı
Yapılışı:
1 paket petibör bisküviyi un haline getirin. 1 paket kakaolu pudingi 600 ml süt ile kısık ateşte kaynamaya başlayana kadar sürekli karıştırın. Kaynayan pudinge 50 gr margarini ilave edin ve eriyene kadar karıştırmaya devam edin. Ardından sırası ile vişneleri ve un haline getirdiğiniz bisküvileri ekleyip iyice karıştırın. Lapa haline gelen pudingimizi uygun bir kaba döküp aralarında boşluk kalmayacak şekilde bastırarak yayın ve düzleştirin. Pungimizi dolaba kaldırıp soğumasını bekleyin. Soğuyup servise hazır hale gelen pudingimizin üzerine hindistan cevizi, antepfıstığı ve vişne ile süsleyin.

*Not: Daha düzgün bir görünüm için; karışımı uygun kaba serceğiniz bir buzdolabı poşetinin içine dökerek kolayca şekle girmesini sağlayabilirsiniz.

Afiyet Olsun ! :)

12 Kasım 2012 Pazartesi

Elizabeth Barrett ve Robert Browning



Elizabeth Barrett Browning
(temsili)

Victoria döneminin en iyi İngiliz şairlerinden biri olan Elizabeth Barrett (Browning) 6 Mart 1806’da Kelloe, Durham’da kıskanç bir baba olan Edward Barrett Moulton Barrett ve Mary Graham Clarke’nin en büyük kızları olarak dünyaya gelmiştir.

Elizabeth bilinen ilk şiiri altı ya da sekiz yaşındayken yazdığı “On the Cruelty of Forcement to Man”’dir. Elizabeth hayatı boyunca pek çok başarılı eser vermiş ve hep popüler olmuştur. Zaten biricik aşkı Robert Rowling’le de eserleri sayesinde tanışmıştır.

Elizabeth Barrett ve Robert Browning
Robert Rowling’de Elizabeth gibi bir edebiyatçıydı. Oyunlar ve şiirler yazan ünlü bir Victorian dönemi şairiydi. 7 Mart 1812’de Camberwell, Londra’da Sarah Anna (née Wiedemann) ve Robert Rowling’in oğlu olarak dünyaya geldi. On iki yaşındayken ilk kitabını yazdı fakat yayıncı bulamayınca kitabı imha etti.

Elizabeth Barrett ve Robert Browning alanlarında çok başarılı olmuş ve birbirlerinin eserlerine saygı ve hayranlık beslemelerine rağmen hiç karşılaşmamışlardır. Yazılı eserleri dışında birbirleri hakkında hiçbir fikre sahip değillerdi. Robert 10 Ocak 1845 yılında Elizabeth’e yazdığı şu mektup ile ilk kez hayranlığını dile getirmiştir;
Robert Browling'in yazdığı ilk mektuptan bir kesit
“Sevgili Bayan Barrett, şiirleriniz beni cezbediyor. Bu mektubu sakın ola ki bir iltifat mektubu olarak ele almayın. Sizin dehanızın farkına yeni vardığımı da düşünmeyin. Şiirlerinizi ilk defa okuduğum geçen haftadan bu yana size neler yazabileceğimi düşünmekten başka bir şey yapamadığımı itiraf etmeliyim. Şiirlerinizin üzerimde bıraktığı etkiyi, beni ataletten kurtardıklarını belirterek ortaya koymak istiyorum. Şiirden anlayan biri olarak hata arayıp bulmam bile mümkün olmadı. Şiirleriniz adeta benim bir parçam haline geldiler. Size kendimi ifade edebilmeme, hislerimi açığa çıkarmama yardımcı oluyorlar. Şiirlerinizi bütün kalbimle seviyorum. Sizi de öyle.
Robert Browling”

Elizabeth o günlerde otuz yaşındaydı ve hiçbir çocuğunun evlenmesine izin vermeyen babasıyla birlikte yaşıyordu. Sağlığı da izin vermediğinden evden pek çıkamıyor ama babası karşı çıktığı halde Robert ile gizlice mektuplaşıyorlardı. Mektupları edebiyat açısından o kadar değerlidir ki iki kalın cilt halinde günümüze kadar gelmiştir. Elizabeth de “Sonnets From the Portuguese” adlı eserinde ilk andan başlayarak bu flörtleşmeyi işlemiştir.

Elizabeth, Mayıs 1845’te Robert’in kendisini ziyaret etmesine izin verir. Haftada bir gizlice buluşmaya başlarlar. Eylül ayında Elizabeth, Robert’e şunları yazar;
“Bana hayal ettiğimden çok daha fazla şey hitap ediyorsun. Zarar vermediğim, seni üzmediğim sürece sana ait olmak istiyorum.”

Elizabeth ve oğlu Pen
Bir yıl kadar buluşmaya ve mektuplaşmaya devam ederler. Bu süre boyunca Robert, Elizabeth’e evlenmeleri ve sağlığı için İtalya’ya taşınmaları konusunda çok ısrar eder. En sonunda 12 Eylül 1846’da, Elizabeth’in babasının izin vermeyeceğini bildiklerinden gizlice evlenirler ve bir hafta sonra İtalya’ya yola çıkarlar. 

Tek çocukları olan Robert Wiedemann Barrett Browning (kısaca “Penini” ya da “Pen”) 1849’da İtalya’da dünyaya gelir.

Elizabeth ve Robert en güzel eserlerini evlilikleri döneminde vermiştir. Elizabeth 29 Haziran 1861’de ellibeş yaşında öldüğünde, evlendiği günden beri babasını hiç görmemiş, attığı hiçbir mektuba cevap alamamıştır. Ölümünden kısa bir süre sonra, yayınlanmamış şiirlerini Robert toparlayıp yayınlar. Robert’te 2 Aralık 1889’da İtalya’da hayatını kaybeder.

Eğer bu ilişki olmasaydı biz belki de asla Elizabeth’in hemen her duygusal filmde geçen o meşhur şiiri “How Do I Love Thee (Sonnet 43)”ün tadına varamayacaktık.


 How Do I Love Thee (Sonnet 43) 

How do I love thee? Let me count the ways.
I love thee to the depth and breadth and height
My soul can reach, when feeling out of sight
For the ends of being and ideal grace.
I love thee to the level of every day's
Most quiet need, by sun and candle-light.
I love thee freely, as men strive for right.
I love thee purely, as they turn from praise.
I love thee with the passion put to use
In my old griefs, and with my childhood's faith.
I love thee with a love I seemed to löse
With my lost saints. I love thee with the breath,
Smiles, tears, of all my life; and, if God choose,
I shall but love thee better after death.

(Türkçe Çevirisi: )

Seni nasıl seviyorum? Anlatmaya başlayayım mı?
Seni derinlikler ve yükseklikler kadar seviyorum
Ruhum duygularımın ulaşamadığı noktalara kadar ulaşıyor
Varlığını ve zerafetini seviyorum
Ben seni günlerin ötesinde seviyorum
Güneş ve mum ışığı kadar çok
Seni özgürce seviyorum bir erkeğin hakkı olduğu gibi
Seni safça seviyorum bu övülmeye değmez mi?
Şehvetle seviyorum
Eski üzüntülerim adına seviyorum seni çocuk ruhumla
Kaybedebileceğim kadar seviyorum
Bütün azizler adına nefesimi tutarak seviyorum
Gülüşler, gözyaşları kadar çok ve Tanrı izin verirse
Seni öldükten sonra bile seveceğim.

Elizabeth Barrett Browning


Saygılarımla;
Duygu Şener

11 Kasım 2012 Pazar

Gidersen Yıkılır Bu Kent

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürperirken

Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
Birde seni ekliyorum susuşlarıma

Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
Adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız
Yüreğimize alırız onları, ısıtırız
Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam

Gidersen kar yağar avuçlarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak
Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde


Ahmet Telli

9 Kasım 2012 Cuma

Bağlanmayacaksın

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin o’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak."O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak…


Can Yücel

8 Kasım 2012 Perşembe

Seviyorum Seni

Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi
geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi,
ağır posta paketini, neyin nesi belirsiz,
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi,
seviyorum seni denizi uçakla ilk defa geçer gibi.
İstanbul’da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldanan bir şeyler gibi,
seviyorum seni “Yaşıyoruz çok şükür!” der gibi.

Nazım Hikmet

Anlatamıyorum

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

 Orhan Veli

6 Kasım 2012 Salı

Aşkın Tarifi

Evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin…
Sokağa fırlayacaksın…
Sokaklar da dar gelecek…
Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi…
Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü…
Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin…
Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan…
"Önemli olan sağlık."
"Yaşamak güzel."
"Boş ver, her şey unutulur."
Sen hiçbirini duymayacaksın…
Göz yaşlarından etrafı göremez hale geleceksin…
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin…
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin…
"Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet kopacakmış" deseler başını
kaldırıp "Ne dedin?" diye sormayacaksın…
Yalnız kalmak isteyeceksin…
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak…
İkisi de yetmeyecek…
Geçmişi düşüneceksin…
Neredeyse dakika dakika…
Ama kötüleri atlayarak…
Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin…
Gittiğin yerlere gitmek…
Bu sana hiç iyi gelmeyecek…
Ama bile bile yapacaksın…
Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın…
Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin…
Hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin….
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin…
Herkesi ona benzetip…
Kimseyi onun yerine koyamayacaksın…
Hiçbir şey oyalamayacak seni…
İlaçlara sığınacaksın…
Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan.
Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren…
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek…
Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin…
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak…
Sabahı iple çekeceksin…
Bazen de "Hiç güneş doğmasa" diyeceksin…
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler…
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin…
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin

Nafile…
Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek…
Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin…
Her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin…
Telefonun çalmasını bekleyeceksin…
Aramayacağını bile bile…
Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek…
Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla…
Yüreğin burkulacak…
Canın yanacak…
Bir daha sevmemeye yemin edeceksin…
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden…
Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın…
Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret
edeceksin…
Yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin…
Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek…
Ama bir umut…
Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu…
Bu umut seni gitmekten alıkoyacak…
Gel gitler içinde yaşayacaksın…
Buna yaşamak denirse…

Razı mısın bütün bunlara…?
Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye…?
O halde aşık olabilirsin.

Can Dündar

5 Kasım 2012 Pazartesi

Kim Özlerdi Avuç İçlerinin Ter Kokusunu

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar
bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unutulurdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı
belki de,
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece
sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır
yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir
ayrılık gizlendiğine
belki de, kartvizitinde "onca ayrılığın birinci
dereceden failidir"
denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle
avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini
tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim
uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık
etmiş olmasalardı eğer!


Can Yücel

4 Kasım 2012 Pazar

Anladım

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım...

Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil...
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım...

Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım...

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım...

Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım...

Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım...

Fakat, hakedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım...

Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım...

''Sana ihtiyacım var, gel! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım...

Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım...

Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım...

Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım...

Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım...

Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni afetmeni ölürcesine istediğimde anladım...

Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...


Can Yücel

3 Kasım 2012 Cumartesi

Ben Sana Mecburum

ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum.

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski İstanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun.

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
bir kaç hayat çıkarır yaşamasından

hangi kapıyı çalsa kimi zaman arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun.

belki haziranda mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
kötü rüzgar saçlarını götürüyor

ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin.


Attila İlhan

2 Kasım 2012 Cuma

Sevgilim...

Sevgilim,
yetimim benim,

aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken

kapılar kapalı, dünya buzlu cam
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan

ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı

kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların

Sevgilim,
yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotoğraflarının

Murathan Mungan

1 Kasım 2012 Perşembe

Ayrılığın İlanı

Gidiyor musun diye sorma bana.
Gönderen sensin.
Ne terk etmeyi istedim seni,
Ne de daha yaşamadığımız bu aşkı toprağa gömmeyi.
Senin kadar öfkeliyim ben de.
enin kadar endişeli...

Bir dokunuşunla bin kenti yıkacak güç verirdin bana
Ama inandıramadım seni.
Sen, sorgularken beni kafanda
Ben, gözlerinin içine bakıyordum kuşkuyla.
Bir tek sözün bağlardı beni sana,
Oysa sen hep susmanın koynunda.

Aşkın içine bir kez girdi mi kuşku,
Teslim alır bedenleri de.
Sütten çıkmış ak kaşık değildim
Ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza.
O dünya ki bazen minicik bir odada
Bazen kentin ortasında şekillendi.
Nasıl da güzeldi...
Zaten varsın diye her şey güzeldi ama
Sen buna inanmadın. Ah bu sorular...

Yaşamak varken sevdayı delice,
Niye boğarız sorularla?
Nasıl ikna edebilirdim seni?
Ben, aşk dedikçe sen, dur dedin.
Ben, seninleyim dedikçe
Sen, hayır dedin.
Zaten az konuşan sen
Olumsuz ne kadar sözcük varsa
Bulup çıkardın ortaya.
Bense hiç bir şey diyemedim.

Ne kadar zarar vermişim sana meğer.
Nasıl değiştirmişim seni.
Oysa hiç böyle düşünmemiştim.
Kimseye zarar vermek istemem ben.
Kimseyi olduğundan farklı bir hale getirmek istemem.
Ama öyle oldu işte.
Demek ki; gitmelerin zamanı şimdi.

Çocukluğuna sığınır atlatırsın bu acıyı.
Ne sevişmelerimiz kalır aklında, ne sevda sözlerimiz.
Rahat değilim diyordun ya, rahat ol artık.
Gülüşlerini saklaman için bir neden kalmadı.
Tedirginliğinin sebebi de kalktı ortadan.

Biliyor musun bir tanem!
Gidişim yürekten değil, zorunluluktan.
Sanma ki, bu toy sevdayı başka kimliklere taşırım.
Sanma ki, benden sakladığın gülüşleri
yalancı yüzlerde ararım.
Seni de götürürüm yüreğimde.
Her zaman yokluğunu taşırım.

Bulup, bulup kaybettim seni bebeğim.
Ne yazık ki, tozduman edemedim kuşkularını.
Ne yazık ki, kalamadın bana.
Öpücüğümün kokusu kalacak kapının eşiğinde.
Kokladıkça; bizi bir yanlışa mahkum ettiğini anlayacaksın.

Mehmet Coşkundeniz

31 Ekim 2012 Çarşamba

Yalnız Bir Opera

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.

30 Ekim 2012 Salı

Pia

ne olur kim olduğunu bilsem pia’nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia’yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim

ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia’nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia’nın
ölsem eksiksiz ölürdüm

Attila İlhan

29 Ekim 2012 Pazartesi

Bursa Nutku

                         

“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

   Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

  Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

 İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”

Mustafa Kemal ATATÜRK

5 Şubat 1933 Bursa

28 Ekim 2012 Pazar

Desem Ki

Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini

Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki…
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgarlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgarların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberlettim güzelliğini,
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür,
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.

Cahit Sıtkı Tarancı

Acım bitmeden dön

Ben değildim o, sen giderken arkandan bakan ben değildim. Çünkü biz ayrılmayacaktık, kimse gitmeyecekti ve kimse gidenin arkasından bakmayacaktı.

Öyleyse kimdi o? Kimdi sen "Hoşçakal" dediğinde inanmayan gözlerle sana bakan? Kimdi, adım adım uzaklaşırken ondan hüngür hüngür ağlayan? Kimdi "Ne olur gitme" diye yalvaran?

Sen yüreğimdin benim. Yüreğimi söküp götürüyorsun kendinle birlikte. Yüreğin olmadığı yerde aşk yaşanır mı yar? Beni sadece sensiz değil, aşksız da bırakıyorsun. Haksızlık bu. Bunca zaman gözümden bile sakındığım aşkımı böylesine hoyratça, kolayca harcamanın bir anlamı olmalı.

Bir zamanlar "Sensizlik ölüm gibi" dediğin bana bu kadar büyük bir darbeyi indirmenin bir nedeni olmalı. Biri mi çaldı kalbini?

"Kalp çalmak" ne garip bir deyim...

Sen izin vermesen kim girebilir ki kalbine. Benimki de laf işte. Yine de merak ediyorum işte. Başka bir neden bulamıyorum, bağışla. "Beni bu dünyada senden iyi kimse anlayamaz" diyen, "Aşkın varlığına beni sen inandırdın" diyen, "Aşk benim için ancak sen varsan var" diyen sen, beni şimdi böyle hüzünle, acıyla, yokluğunla baş başa bırakıp gidiyorsan bunun tek nedeninin "başka biri" olduğunu düşünüyorum, elimde değil.

Kıskanç biri de değilim oysa. Ama şimdi itiraf etmeliyim, kıskançlıktan deliriyorum. Başka birinin seni benden çok sevebilme ihtimalini ve senin de ona bana duyduğundan daha güçlü bir aşk ile bağlanmış olmanı kaldıramıyorum. Ölmek, bunu yaşamaktan daha cazip geliyor bana. Çok isterdim sana "Defol git" diyebilmeyi. Nasıl da rahatlardım. Diyemiyorum işte, çünkü hala deli gibi seviyorum seni.

Bugüne kadar savunduğum tüm ilkelerimi, benliğimi yıkıp gidiyorsun. Halime bakar mısın, kalman için her istediğini yapmaya hazırım. Ne acı...

Gururum çoktan yenilgiyi kabul etmiş. Senin gözünde kimbilir ne haldeyimdir şimdi. Kendi değerimi düşürdüğümün farkındayım. Ama dayanamayacağım gitmene. Sen gittikten sonra yaşadığım acıları taşıyamayacağım. Bu acıyı çekmemek için yapıyorum bütün bunları. Ve kahretsin, biliyorum ki ben böyle yaptıkça sern daha da uzaklaşıyorsun benden.

İyisi mi aldırma sen söylediklerime, git haydi. Hangi acı sonsuza dek sürmüş ki, bitecek bir gün. Acım bittiğinde sen de biteceksin. Oysa şimdi seni bitirmek istemiyorum. Şimdi gidiyorsun ya, dönmek istersen çok bekleme olur mu... Acım sürerken dön, acımı yaşarken dön, acımı yaşarken dön, acım bitmeden dön...

Mehmet Coşkundeniz

26 Ekim 2012 Cuma

Gittin

Ben, arkandan sadece baktım.
Oysa; söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki...
"Gidersen iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini.
Gidersen sönecek içimdeki ateş
ve bir daha hiç kimse yakamayacak.
Gidersen karanlığa mahkum edeceksin günlerimi
O karanlıkta yolumu kaybedeceğim" diyecektim sana.
Konuşamadım...

Gittin...
Gidişini görmemek için gözlerimi kapattım<
Öylesine acıdıki içim, tutup koparsalardı kolumu
bacağımı bu kadar acı duymazdım.
Acım yaş olup akmalıydı gözlerimden
Ağlayamadım...

Gittin...
Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa
Tutkum seninle olmaktı, tutkum teninde erimek,
>tutkum hayatı seninle sadece paylaşmaktı.
Anlatamadım...

Gittin...
Gidişini önlemek için tutmak vardı ellerinden
Ellerim değil miydi her dokunuşumda seni ürperten?
Ürperdin yine biliyorum.
Bir kez dokunsam, bir kez tutsam ellerini
Gitmek için biriktirdiğin bütün cesaretin kaybolurdu.
Tutamadım.

Gittin...
Bir yıkım gibiydi gidişin
en adım adım uzaklaşırken benden
Çöküp kaldı bedenim olduğu yere
Nice terk edişlere dayanan yürek bu kez yenilmişti
Bu kadar zayıf değildim ben kalkmalıydım.
Kalkamadım...

Gittin...
Oysa geldiğin gün gideceğini biliyordum
Hazırdım gidişine,
Kaçak zamanları yaşıyorduk
Zaman bitecek ve sen gidecektin
Bense, gidişinin ertesi günü
Hayatıma kaldığım yerden yeniden başlayacaktım.
Başlayamadım...

Gittin...
Bir şey söyledin mi giderken?
"Kal" dememi istedin mi?
Son bir kez "seni seviyorum" dedin mi?
"Bekle beni döneceğim" diye umut verdin mi?
Beynim öylesine uğulduyorduki.
Duyamadım...

Gittin...
Nereye gittiğin önemli değildi
Binlerce kilometre uzakta da olsan,
iki metre ötemde de farketmiyordu.
Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyordu.
Kurtulmalıydım senden,
bu yokluk duygusundan kurtulmalıydım.
Kurtulamadım...

Gittin...
Unutulanların arasına katılmalıydım
Anıları bir sandığa koyup
hayatı bir yerinden yakalamalıydım.
Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim.
Yapamadım...

Gittin...
Bir okyanusun ortasında
tek küreği kaybolmuş sandalda
Dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim şimdi.
Bil ki; sevmekten vazgeçmedim seni,
Bil ki; seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde
Bil ki; seni unutamadım...

Mehmet Coşkundeniz

25 Ekim 2012 Perşembe

Gidişini Anlatıyorum

sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
saçlarını, gözlerini, ellerini
neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya
her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
termometrede yükselen çizgi
kimbilir nerelerde soğuyorsun

senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen
insan insan bakan gözbebeklerin
beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

ne gelirse onlardan gelir bana
çalışma gücü yaşama direnci
mutluluk gibi kazanılması zor
mutluluk gibi yitirilmesi kolay

bir açarsın ki mutluyum
bir kaparsın ki herşey elimden gitmiş

Rıfat Ilgaz

24 Ekim 2012 Çarşamba

Qin Shi Huang ve Terracotta Ordusu

Qin Shi Huang (temsili)


Qin Shi Huang
Qin Shi Huang (okunuşu: Çin Şi Huanğ) diğer adı ile Zha Zheng, Qin Hanedanlığı kurucusudur. MÖ. 259 ve MÖ. 210 yılları arasında yaşamıştır. MÖ. 249'da Çou'ların son hükümdarı, Qin sülalesi kralı, Kral Zhuangxiang lehine tahtından vazgeçmek zorunda kalmıştı. MÖ. IV. yy'ın sonunda Kral Zhuangxiang Kızıl Havza'yı zaptetti ve MÖ. III. yy'a girerken rakibi Çu'nun hakimiyetine son verdi. MÖ. 221'de Çin feodal sistemi yıkıldı. Kral Zhuangxiang MÖ. 247'de öldüğünde daha 35 yaşındaydı ve tahtı 13 yaşındaki oğlu Prens Qin'e bıraktı. Prens Qin, son feodal krallıkları yıktı ve kendini "ilk imparator" ilan etti.

MÖ. II. yy'da Hunlar (Hsiung-Nu') tarafından Moğalistan'da büyük bir "Göçebe İmparatorluğu" kuruldu. Bozkırlarda atlı göçebe halinde dolaşan bu Türk boyları, Çin'i ciddi bir şekilde tehdit etmeye başlamışlardı. Bunun üzerine İmparator Qin, Hun akımlarını durdurmak amacıyla kuzeybatı sınırına kadar uzanan 2000 km'den uzun Büyük Çin Seddi'ni yaptırmaya başladı. Fakat İmparator Qin'in her zaman en büyük eseri, bütün değişimlere rağmen günümüze kadar yaşayan, merkezi bürokratik bir devlet düzeni kurmuş olmasıdır. Ülkesine herkes  için geçerli olan bir yasa, para birimi, karayolu sistemi, ağırlık ve uzunluk ölçüleri ile yazı dili getirmiştir. Tarihe "kitapların yakılması" olarak geçen bir olayla kendinden önceki geleneklerin hatırlanmaması için yazıtları yakmıştır.
Büyük Çin Seddi

Böylesine büyük başarılara ve ilklere imza atmış gözü kara bir imparatorun ölümden korkması ayrı bir ironidir. İmparator Qin yıllarca ona ölümsüzlüğü sağlayacak olduğuna inandığı "yaşam iksiri"ni aramıştır. Herhalde sonunda bulamayacağı inancına kapılmış olacak ki kendi kadar büyük ve haşmetli bir mezar yaptırmaya başlamıştır. O zamanlarda öldükten sonra yaşamın aynen devam edileceğine inanıldığından imparatorlar eşleri, hizmetçileri, özel orduları ve hayvanları ile beraber gömülüyorlardı. İmparator Qin bu korkunç adeti de ortadan kaldırmak için aslına mükemmel benzeyecek kilden bir ordu yaptırmış. 9000 tane asker ve hayvan heykelini, temeli dörtgen şeklinde, güneyden kuzeye 350m uzunluğunda, doğudan batıya 345 m genişliğinde, 76 m yüksekliğinde kocaman toprak bir piramit olan mezarına koydurmuştur. Boyları 1.82 ile 2 m arasında değişen her biri ortalama 180 kg olan askerlerin her birinin yüz ifadesi, giysileri farklıdır. Sanki bir sabah içtimasında toplanmış gibi askerler, rütbelerine göre giydirilmiş ve orijinal savaş pozisyonuna sokulmuşlar. Heykeller, kilin ocakta ısıtılarak kurutulma tekniği ile yapıldığından orduya "Terracotta Ordusu" denmektedir.
Terracotta Ordusu

Kayıtlara göre mezarın inşaasına İmparator Qin hala hayattayken başlanmış, 30 yıldan uzun sürmüş ve 700 bin kişi çalışmış. Çin tarihinde "korkunun simgesi" olan İmparator Qin öldüğünde 50 yaşındaydı.

Çin tarihi hanedanlar arası savaşlarla dolu olan çok kanlı bir tarihtir. Nitekim de İmparator Qin'in ölümünden sonra 30 oğlundan biri (Qin'in 30 oğlu, 20 kızı toplam 50 çocuğu vardır fakat hepsinin adı bilinmemektedir) Prens Fusu tahta geçti. Fakat Prens Fusu despotluğa özenen bir beceriksizdi ve altı senelik bir anarşinin ardından bir asker serüvenci olan Liu Pang tahta geçti. Liu Pang, İmparator Qin'in mezarını açtırarak heykellerin kafalarını uçurtmuştur.

Binlerce parçaya ayrılmış olan ordu, arkeologlar tarafından bir araya getirildi. 1974 yılında Çinli bir köylü tarafından tesadüfen bulunan mezar, yüzyılın arkeolojik buluşu olarak kabul edilmektedir. 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alınmıştır.



Saygılarımla;
Duygu Şener

23 Ekim 2012 Salı

Buluşmak Üzere

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni

Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun
İçine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor-
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım

Can Yücel

22 Ekim 2012 Pazartesi

Bir insanı unutmak

Hiç bir insani unutmak, bir insandan vazgeçmek, bir insani hayatından sonsuza kadar çıkartmak zorunda kaldın mı?

Hani ölmüş gibi, hani uzatsan da elini tutamayacağını bilmek gibi, her an kapından içeri gülümseyerek gireceğini bekleyip ama aslında hiç gelemeyeceğini de bilmen gibi.

Ne zor şey değil mi ölmediğini bilmek, ama ölmüş gibi ulaşılmaz olması artık o insanın sana, ne kadar katlanılmaz bir gerçek değil mi sen hala bu kadar sevgili iken?

Özlemek, bu kadar özlemek, etini kemiğini yakarcasına özlemek. Çok kötü değil mi?

Bu kadar özleyip onu görememek, ona dokunamamak, onu işitememek, artık sonunun “Pi” hali değil mi?

Biliyorsun değil mi? Ne kadar umutsuz bir arayıştır o, kalabalık caddede geçen binlerce yüze bakmak belki bir kez daha görebilmek için o yüzü, belki biraz önce geçti bu kaldırımdan diye düşünmek, belki şu an arkamda yürüyen insanların içinde bir yerde demek, belki şu an üzerimdedir gözleri diye paranoyalar yaşamak ne zordur değil mi?

Ne kadar eritir bu insanı fark etmeden? Sen de biliyorsun değil mi bunları?

Bir sinema koltuğunda sen de iki kişi gibi oturdun mu hiç? Hiç iki kişi gibi zevk aldın mı bir konserden yalnız başına. Güzel bir cafe keşfettiğinde, güzel bir film seyrettiğinde, güzel bir şarkı dinlediğinde güzellikleri oranında eksik kaldıklarını hissettin mi paylaşamadığın için onunla?

Bir barın kalabalığında hiç yarım vücudunla sallandın mı ortada? Hiç iki kişilik beyninle yarım insan olabildin mi?

Baktığında aynana sadece yüzünün bir yarısını gördüğün oldu mu hiç?

Sana hayatındaki en büyük yoksunluğu yaşatandan nefret edemediğin zamanlar oldu mu hiç?

Gözünün içine baka baka kolunu bacağını kesen bir insanın yüzüne sevgi dolu bir gülümseme ile bakabildiğin zamanlar oldu mu hiç?

Hayatta inandığın bütün değerlerini altüst eden birisine aşk şiirleri yazabildin mi?

Onu içinde korumanın seni yok etmek olduğu zamanlara feda oldun mu hiç?

İçinde ağlayan çocuğa umut şarkıları söyleyemediğin, özlemini, susuzluğunu, açlığını gideremediğin zamanlar oldu mu hiç?

Kanayan yarasını gördüğün ama merhem olamadığın zamanlar. Gücünün, hani o tanrısal gücünün bir çocuğun ağlamasını susturamayacak kadar olduğunu gördüğün zamanlar oldu mu hiç?

Hiiiiiiiç…

Hiiç…

Hiç…

Bir hiç...

Can Dündar