31 Ağustos 2012 Cuma

Siyasi

Dedem biz küçükken bizi alır stadlara götürürdü 23 Nisan'da, 19 Mayıs'ta, 30 Ağustos'ta. Küçükken 23 Nisan'da bir kere yürüdüm, 19 Mayıs'ta o hep hayranlıkla izlediğim ponpon kızlardan biri oldum, 30 Ağustos'larda resmi geçit yapan asker ve askeriye öğrencilerine hep hayranlıkla, imrenerek baktım stadlarda. Bir süre de babannem götürdü kutlamalara. Bayram çocuğu gibi en güzel, en yeni kıyafetlerimizi giyer giderdik. O küçük kağıttan bayraklarımızı coşkuyla sallar, ellerimiz kıpkırmızı olana kadar alkış tutardık.

Sonra büyüdük, gidilmemeye başlandı stadlara. Ben bir süre daha izledim. Stadın tam karşındaki binadaydı babamın ofisi, ordan izledim. Bir de TRT yayınlardı Ankara'daki İstanbul'daki bazı gösterileri, televizyonun karşısında donuk donuk izlerdik. O kalabalığın içindeki gibi coşkulu olamazdı. Bunu şimdi, çok geç anlıyorum.

Velhasıl gidilmez oldu stadlara, milli bayramlarımızda. Uyuşuk bir milletiz çünkü, "Aman ne olucak gidicez de, biz gitmesek de kutlanmayacak mı zaten" dedik. Ama bilemedik; biz gitmezsek kutlanmayacaktı. Öyle de oldu. Birileri, eften püften bahanelerle kaldırabildi bayramlarımızı. Kızıyoruz ediyoruz ama dönüpte kendimize bakmıyoruz. Biz o günlerin ne anlama geldiğini unutmasaydık, o stadlar hiç boş kalmasaydı, her zaman her yılkinden daha büyük bir coşkuyla kutlasaydık, hangi cesaretle kaldırabilirlerdi ki?

Dedim ya unuttuk hep. 23 Nisan'ı Çocuk Bayramı olarak gördük, Ulusal Egemenlik'i unuttuk. Çocuk bayramıysa sadece, çocuklar o soğukta sefil olmasındı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'ydı gözümüzde, ama milli mücadelenin o gün başladığını, Samsun'a 1919'da o gün ayak basıldığını unuttuk. 30 Ağustos'u askerlerin bayramı olarak gördük, düşmanları o gün İzmir'den denize döktüğümüzü unuttuk. Ya da bunların hepsi unutturuldu ve bizim de işimize geldi. Gelmedi mi?

Tarih derslerinde uyuduk, geçmek zor değildi, kopya çektik. Sınavda bir şekilde yaptık, çoktan seçmeliydi ne de olsa, kulak dolgunluğumuz vardı, salladık tuttu. Hocalarımız her defterin başına Andımız'ı, Gençliğe Hitabe'yi yazdırırken, bunu angarya olarak gördük. Pazartesileri İstiklal Marşı'nda, Andımız'da beş dakika ayakta beklememek için geç gelip, Cuma akşam çıkışlara kalmamak için erken kaçmadık mı okuldan?

Kızıyorsunuz bana şimdi ama biz kendi ellerimizle çanak tuttuk bu günlere. Duyuyorum bu kadarcık şeylerle mi ölçüyorsun vatan sevgisini diyorsunuz. Ama biz bu kadarcık şey bile yapmadık, vatanımızı severken.

Biz Mustafa Kemal'in o Gençliğe Hitabe'sinde seslendiği gençler olamadık. Ezberledik ama unuttuk. İçimize işlemedik her cümlenin ne anlama geldiğini. Anlamaya çalışmadık o günleri, hiç yaşamadığımız için. Neye güvendiysek artık.

Yani biz şikayet edip elimizle bu ülkeye, bu millete hayinlik edenleri işaret ediyoruz ama, işaret parmağımız onları gösterirken geri kalan üç parmak da bizi göstermeye devam ediyor.

Saygılarımla;
Duygu Şener

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Mektup Gibi

Herkes, her gün iyi kötü bir eli tutuyor, bir dudağı öpüyor, birine sarılıyor, sevildiğini ve sevdiğini düşünüyor, söylüyor. Kimi çok daha kötülerini gördüğünden, bulduğu ile yetinme derdinde, kimi daha iyi bir ilişki olamayacağını düşünüp yaşamaya devam ediyor ilişkisini, mutlu olup, olmadıklarını sorgulamadan.

Peki bu mu sevgi?

Bugüne kadar hep çok sevdim, belki sevildim, belki sevilmedim ama sevginin ne olduğunu unutmadım. Kendimi sıradan bir sevgide harcayacak kadar ne alçaldım, ne de sıradanlaştım. Yaşadığım hiç bir yenilgi, sıradanlığı kabul ettiremedi bana. Dedim ya, unutmadım sevilmenin ne demek olduğunu, tüm o yalanlarda. Aza tamah edememem de bu yüzden işte.

Sen de sıradan olamazsın benim gibi. Ben seni seviyorsam, bunun hakkını vermelisin severken. O yüzden; ya benim gibi olacak çok seveceksin yada hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gideceksin, değmeyeceksin hayatıma.

Benim seni sevdiğim gibi seveceksin beni.

Alçalmayacak yüreğin mesela. Eğer kalbinde ben varsam; saramazsın başka bir bedeni, öpemezsin başka dudakları. Ben senden vazgeçmeyecek kadar sevdiğimden, kabul etsem dahi ihanetini, sen yüreğini alçaltamazsın herkes gibi. Sen, gururla durmalısın karşımda. Gururlu olmalı sevgin de senin gibi. "Seni Seviyorum" dediğinde sesinde bile duymalıyım o gururu, asla şüphe edememeliyim senden.

Eğer hala başkası varsa yüreğinde ve sen, beni ondan daha fazla sevemeyeceğini, hep onu arayacağını düşünüyorsan da gelme bana. Herhangi biri kabul edebilir seni o halinle ama sen, benim sana geldiğim gibi gelmelisin bana, yüksüz bir yürekle. Çünkü benim için bir tek sen varsan, senin için de bir tek ben olabilirim. Başka hiç kimsenin adı geçemez benimle senin aranda.

Farkında mısın aşktan bahsetmiyorum sana. Nefreti de, sevgiyi de içinde barından, iki yüzlü bir hikayeye katmaya çalışmıyorum seni. Bana aşık ol veya olma umrumda değil, ama aşık da olacaksan illa; geçmeyecek nefretin, sevginin boyutunu.Bana değdirmeyeceksin o nefretin alevini gözlerinden ve ben gözlerine baktığımda artık orada olmayacaklar. Çünkü gördüm o büyük(!) aşkların da nasıl bittiğini o gözlerde.

Beni ölümüne değil, hiç ölmeyecek gibi seveceksin.

Sonsuz seveceksin. Sonsuza kadar yanımda olmanı değil, sonsuzluk kadar sevmeni istiyorum senden. Beğenme beni, eleştir, tartış, alın, küs, git, gelme, ama hiç alçalmasın sevgin arkamdan atıp tutacak kadar ve asla alçaltma kendini herkesin ağzına sakız edecek kadar.

Herhangi biri sevebilir seni ve sen onunla herhangi bir ilişkiye dahil olabilir, herhangi bir sevgiye ilişik yaşayabilirsin.

Karar senin; ya herkesden biri olursun bir başkasıyla yada benle kalıp bir fark yatırsın ama uzun ama kısa.

Duygu Şener

28 Ağustos 2012 Salı

Notre Dame de Paris - Belle (Song 19)



Belle

(Quasimodo)

Belle
C'est un mot qu'on dirait inventé pour
Elle
Quand elle danse et qu'elle met son corps a jour
Telle
Un oiseau qui étend ses ailes pour s'envoler
Alors je sens l'Enfer s'ouvrir sous mes pieds
J'ai posé mes yeux sous sa robe de gitane
A quoi me sert encore de prier Notre Dame
Quel
est celui qui lui jettera la première pierre ?
Celui-la ne mérite pas d'être sur Terre
Oh Lucifer, Oh laisse-moi rien qu'une fois
Glisser mes doigts dans les cheveux d’Esméralda


(Frollo)

Belle
Est-ce le Diable qui s'est incarné en elle ?
Pour détourner mes yeux du Dieu éternel
Qui a mis dans mon être ce désir charnel
Pour m’empêcher de regarder vers le ciel
Elle porte en elle le péché originel,
La désirer fait-il de moi un criminel ?
Celle
qu'on prenait pour une fille de joie, une fille de rien
Semble soudain porter la croix du genre humain
Oh Notre Dame, oh laisse-moi rien qu'une fois
Pousser la porte du jardin d’Esméralda


(Phoebus)

Belle,
Malgré ses grands yeux noirs qui vous ensorcellent
La Demoiselle serait-elle encore pucelle ?
Quand ses mouvements me font voir monts et
merveilles
Sous son jupon aux couleurs de l'arc-en-ciel
Ma dulcinée laissez-moi vous être infidèle
Avant de vous avoir menée jusqu’à  l'autel
Quel
est l'homme qui détournerait son regard d'Elle
Sous peine d’être changé en statue de sel
Oh fleur de lys, je ne suis pas homme de foi
J'irai cueillir la Fleur d'amour d’Esméralda


(Quasimodo/Frollo/Phoebus)

J'ai posé mes yeux sous sa robe de gitane
A quoi me sert encore de prier Notre Dame
Quel
est celui qui lui jettera la première pierre ?
Celui la ne mérite pas d’être sur Terre
Oh Lucifer, Oh laisse-moi rien qu'une fois
Glisser mes doigts dans les cheveux d’Esméralda
Esméralda


Türkçe Çevirisi:

Güzel

(Kambur)

Güzel,
Adeta onun için icat edilmiş bir sözcük bu
O dans eder ve vücudunu açığa çıkarırken
Uçmak üzere kanatlarını açan bir kuş gibi
Bense cehennemin açılıverdiğini hissediyorum ayaklarımın altında
Gözlerimi dikmişim çingenenin elbisesine
Dua etmek artık ne işime yarar Notre Dame?
Kim?
Kim atacak ona ilk taşı?
Dünyada olmayı hak etmeyen biri mi?
Oh Şeytan!
Oh, izin ver bana,
Bir kerecik dolaştırayım parmaklarımı Esmeralda'nın saçlarında.

(Papaz)

Güzel,
Şeytan mı onda ete kemiğe bürünen?
Ebedi tanrıdan gözlerimi çevirmek için
Kim koydu benliğime bu şehvetli arzuyu,
Cennete bakmama engel olmak için?
İlk günahı taşıyor içinde o,
Onu arzulamak beni suçlu mu yapar?
O,
Bir fahişe, değersiz bir kız gibi gördüğümüz,
İnsanlığın hacını taşır gibi oldu birden.
Oh, Notre Dame!
Oh, izin ver bana,
Bir kerecik iteyim kapısını Esmeralda'nın bahçesinin.


(Sevgili)

Güzel,
Bizi büyüleyen iri siyah gözlerine rağmen,
Bu kadın hala bakire mi olacaktı?
Kıvırtmaları bana dağları ve harikaları gösterirken,
Gökkuşağı renklerindeki eteğinin altında?
Nişanlım, izin verin size sadakatsiz olayım,
Sizinle evlenemeden önce.
Hangi?
Hangi erkek bakışını ondan alabilir ki?
Tuzdan bir heykele dönüşme acısını çekerken
Oh, küçük çiçeğim ben güvenilir bir adam değilim
Toplayacağım Esmeralda'nın aşk çiçeğini.


(Kambur, Papaz, Sevgili)

Gözlerimi dikmişim çingenenin elbisesine
Dua etmek artık ne işime yarar Notre Dame?
Kim?
Kim atacak ona ilk taşı?
Dünyada olmayı hak etmeyen biri mi?
Oh Şeytan!
Oh, izin ver bana,
Bir kerecik dolaştırayım parmaklarımı Esmeralda'nın saçlarında.



26 Ağustos 2012 Pazar

Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk...

Bu gece öyle çok ihtiyacım var ki sana sarılmaya, abartıyorum seni... Bu şehir, bu hayat, içimdeki gizli ve yabancı korkular öylesine hırpalıyor ki insanı, öylesine kimsesiz bırakıyor ki, abartıyorum sana duyduğum aşkı...

Öylesine korkuyorum ki bu gece evini bulamamaktan, elimdeki jetonu sımsıkı tutuyorum. Kaybolmamak için adını tekrarlıyorum durmadan. Sanki evini bulursam bütün o eski günahlarım affedilecek. Diyorum ya işte, bu gece seni ve aşkımızı abartıyorum...

Düşünüyorum da sen hiçbir zaman çağdaş, akılcı bir kadın olamadın. Hep başkalarının acısını kendi acın gibi yaşadın. Eski bir fotoğraftan kesilip bu dünyaya yapıştırılmış gibiydin hep...

Kalbin sebil çeşmeler gibiydi. Hoyrattı herkes sana; mecburdu sanki herkes seni kullandıktan sonra ihmal etmeye...

Bir kibrit alıyorum büfeden. Geceleri, hele bir başına ıssız sokaklarda yürürken insan sigaraya ne çok ihtiyaç duyuyor. İnsan kimseye anlatamadığı şeyleri sigarasına anlatıyor.

Dünya neden böyle bir yer? Geceleri sadece sigaramızla konuşacaksak, herkesten ve her şeyden şüphe ederek, sürekli saklanarak yaşayacaksak neden buradayız?

Birbirimize karşı hep taktikler, planlar uygulayarak ve uygun zamanları ve fırsatları kollayarak yaşayacaksak, neden bir arada olmak için inat ediyoruz?

Peki sen, bunca iyiyken ve senin, bu yüzden, bu yüzyılda ve gelecek yüzyıllarda hiç şansın olmadığını kendime inandırırken bile sormadan edemiyorum, yalnızlık korkun mu seni bana bağlayan? Beni zaman zaman hiç tanımadığını ve asla bütünüyle tanıyamayacağını aklına getirmedin mi? Hiç şüphelenmedin mi benden? Hiç korkup tiksinmedin mi? (...) İnsanlardan çok çabuk bıkışımı ve kimselere haber vermedn ansızın alıp başımı başka şehirlere gitme huyumu.(...)

Sevgi de, aşk da lekeli ve bu dünyanın kirli kurallarından uzak değildir değil mi?

Sevgililer de birbirlerine her şeylerini anlatmıyor, kaybetme korkusu çoğu kez dürüstlüğün önüne çıkmıyor mu?

Boşluğa düşmemek için insanlar delicesine severken bile bir yanlarını korumaya almıyorlar mı?

Söylesene, senin de böyle şeyler geçmiyor mu aklından?

Ne tuhaf, seni çok iyi tanıdığımı sanırken bile bunları düşünüp düşünmediğinden bir türlü emin olamıyorum...

(...)

İşte sokağını buluyorum. Birazdan kapını açacaksın bana. Kısık, miyop gözlerinle, üşümüş omuzların, titreyen bacakların, komik geceliğinle karşılayacaksın... Sevginin hayaletine bakar gibi şaşkın bakışlarla bakacaksın bana...(...)

Hiçbir sevgi, hiçbir aşk lekesiz, saf değildir değil mi?

İnsan uğradığı bütün haksızlıklar, çektiği bütün acılar, yaşadığı bütün korkularla, o geçmiş, o bir türlü kavuşamadığı eski özlemleriyle sever... Katlanarak ve eksilerek sever insan...

Erken ölümlerin yüreğinde bıraktığı o çaresiz yaralarla sever. Ama ne kadar istese de saf, lekesiz, hesapsız, kitapsız olmayı başaramaz değil mi?

Ne kadar sevse de elinde değildir, insan canından çok sevdiği insanı başkasıyla kıyaslamadan edemez.

Ve bir gün, onun kendini terk edeceğini düşünüp, bir yanını saklı ve korunaklı tutar hep değil mi?

Her şeyini, bütün gizini sevgiyle paylaştığına ne kadar inandırsa da, aslında bilir ki kendi kendine konuşmakdan başka bir şey değildir aşk... Çünkü ne kadar saklansa da bir yanı kirlidir, karanlıktır aşkın. Bilinmezlikler ve ürkütücü sırlarla doludur.

Kim bilir sen, belki dışardan gelen ürkütücü seslerden korktuğun için ve bu gece seni tehdit eden korkulardan koruyacağım için bu denli sevinçle karşılıyorsun beni...
Olsun. Benim de çok yüce, çok kutsal sebeplerim yok beni sana getiren...

Bu şehir, bu hayat, içimizdeki gizli ve yabancı korkular çok hırpaladı beni; bu gece senin bana dünyadaki en yakın insan olduğuna kendimi inandırmış olduğum için, sana, yumuşaklığına sarılıp uyumak istedim.Hepsi bu.

Bunun için her türlü yalanı söyleyebilirim. Aşkı abartabilirim mesela... İlişkimizin lekesiz, saf, hesapsız ve kitapsız olduğuna inanabilmek için, kendime ve sana her türlü yalanı söyleyebilirim...

Bu, korkularla dolu ıssız gecede aşkımızı hiç olmadığı kadar abartabilirim...

Bu gece, sen de aşkın kirli, karanlık yanlarına dair bildiğin her şeyi unut sevgilim...
Bu gece, sen de aşkımızı abart...
Hem sen de bilirsin, kendi kendine konuşmaktır aşk...

Cezmi Ersöz
Kırk Yılda Bir Gibisin kitabından alıntıdır.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Olur Ya

Olur ya;
Söyleyeceklerin bitmemiştir
Ama kelimeler takılır kursağına,
Ne söyleyebilirsin, ne yutabilir.
Boğar seni söylemek istediklerin,
Sessizce ölürsün.
Tam da öyle bir şey işte,
Sevmek seni.
Ölmek için cesaret bulup da,
Dokuz harfi bir araya getirememek gibi.

Duygu Şener
23/08/2012  03:36

21 Ağustos 2012 Salı

Nefertiti

Büyüleyici bir kraliçe, efsanevi bir güzellik, Mısır Krallığı'ndaki en güçlü eş; Nefertiti.

Nefertiti
(Berlin Mısır Müzesi)

3300 yıl önce M.Ö. 14.yy'da soylu bir hanedanlık olan Amarna hanedanlığında, Mitonni prensesinin kızı olarak dünyaya gelmiş olan Nefertiti'nin ne zaman ve nasıl öldüğü bilinmemektedir. Hala mezarı ve mumyası bulunamayan Nefertiti'nin hayatının sonu Mısır'ın kumlarının altında bir sır olarak yatmakta.

Günümüzde hala dünyadaki en büyük ikonlardan biri olan Nefertiti'nin güzelliğine dair elimizdeki en büyük kanıtlardan bir Berlin Mısır Müzesi'nde bulunan çok renkli büstüdür. Resmini bulamasam da, Kahire Müzesi'nde ki pembe kuvarsitten olan tamamlanmamış büstünün, çok daha etkileyici olduğu söylenmektedir.

Nefertiti; siyah saçlı, koyu renk gözlü, bronz tenli, elmacık kemikleri avuç içine alınabilecek kadar belirgin, uzun boyunlu, ufak tefek ve kraliçelerin bile gözlerini alamadıkları bir kadın olarak tasvir ediliyor. Öyle ki, adının kelime anlamı bile "güzellikten gelen" anlamındadır.

Nefertiti; iyi bir eğitim almış, kendini son derece geliştirmiş bir kadındı. İnsanları büyüleyen, büyüleyemediklerini zekası ile alt eden birisiydi. "Kadınlığını" kullanmayı biliyor ve bu nedenle erkeklerle kısık sesle konuşuyordu. Böylece onu duyabilmek için eğiliyorlardı. Kusursuz bir gülüşü vardı ve gülüşünü idareli kullanıyordu. Gülümsediği anda da erkekler kendilerini onun ışığında yıkanmış gibi hissediyorlardı.

Güzelliğinin yanı sıra Nefertiti ölümü göze alabilecek kadar cesur, kurnaz, vahşi bir özgüven sahibi ve kontrol edilemez bir güce sahipti. Amacı; insanların lideri olmak, ölümsüzleşmek ve tarihe geçmekti. Bir tanrı ile evlenip, tanrıça olmak istiyordu. Hedefine kilitlenmişti ve bu yolda herşeyi meşru sayıyordu.

IV. Amenhetop (Akhenaton)
Elbetteki bu güzellik ve zeka, dönemin Mısır firevunu olan IV. Amenhotep'un da dikkatini çekmişti ve Nefertiti firavuna gelin olarak seçildi. Aşkları bir efsaneye dönüştü ve gerçek anlamıyla Mısır'daki taşlara kazındı.

M.Ö. 1379 - 62 yılları arasında Mısır Kraliçesi olarak tahta kalan Nefertiti, sıradan bir kraliçeden çok daha fazlası idi. Tarihçilere göre; Amenhotep, aşkını gerçekten güç sahibi bir konuma getirdi. Sadece bir eş ve kraliçe olarak değil aynı zamanda kral vekiliydi. Firavunun uygulaması gereken cezaları ya da yapması gereken işleri yapma yetkisine sahipti. Hatta hükümdarlıkları süresince, orduları kralla birlikte yönetip, Mısır'ın düşmanlarına kök söktürmüştür.

Amenhotep ve Nefertiti'nin hükümdarlıkları 20 yıldan daha az bir zaman sürmüş olmasına rağmen Mısır'da çok köklü değişiklikler yapmaya çalıştılar.

İlk olarak, Nefertiti'nin firavuna denk sayılması, Mısır'da alışkın olunan bir uygulama olmadığından, halk ve din adamları hiç memenun değildi. Tüm bunlara rağmen bu 20 yıl içinde Kral/ Firavun Amenhotep ve Nefertiti, Mısır'ın politikasını ve dinini yeniden şekillendirdiler. Hükümdarlıklarının 5. yılında eski rahiplerin güçlerini ellerinden alıp, eski tanrıçaların putlarını yok ettiler ve bilinen ilk tek tanrılı dini yarattılar. Güneş tanrısı Aten'in dini. Bu bizzat bir kralın, bir rahibin tanrıyla temas kurduğu, yepyeni bir ibadet biçimiydi. Bununla beraber Amenhotep adını "Aten'in hizmetkarı" anlamına gelen Akhenaton olarak değiştirdi.

Hükümdarlıklarının 6. yılında Mısır'ın başkentini Thebes'den Tel el- Amarna'ya taşıyan çift, birkaç yıl içinde Mısır'ın sayısız geleneğini değiştirmişti.

Kral/ Firavun Amenhotep ve Nefertiti'nin altı kızları olmuştur; Meritaten (M.Ö. 1356), Meketaten (M.Ö. 1349), Ankhesenpaaten, Neferneferuaten Tasherit (M.Ö. 1344), Neferneferure (M.Ö. 1341), Setepenre (M.Ö. 1339).

Diğer krallar gibi Amenhotep'un da ikinci bir karısı daha vardı. Kiya, "herşeyden çok sevilen bir eş" olarak anılıyordu. Belki de Nefertiti, Amenhotep'a bir erkek çocuk veremediği için Kiya ortaya çıkmıştı, bilinmez fakat Kiya, Amenhetop'a Tutankhaten (sonradan Tutankhamun) adında bir erkek çocuk vermiştir. Kiya, Tutankhamun'u doğurduğu yıllar olan M.Ö. 1340'lar da ortadan kaybolmuştur.

Nefertiti; Kiya'nın varlığı ve Tutankhamun'un doğumunu bir tehdit olarak değil bi fırsat olarak görmüştür. Kiya'nın ortadan kayboluşundan sonra Nefertiti, Tutankhamun'un eğitimi ile bizzat ilgilenmiş, ona cesaret ve güç vermiştir. Nefertiti, Tutankhamun'u kızı Ankhesenpaaten ile evlendirerek damadı yaptı. Böylece Tutankhamun tahta geçtiğinde bile tahtın üzerinde etkisi olmaya devam edebilecekti.

Tutankhamun ve Ankhesenpaaten
Fakat işler Nefertiti'nin umduğu gibi gitmedi. Halk, Nefertiti ve Amenhotep'un hükümdarlığından rahatsızdı. Amenhotep'un annesi ve Nefertiti'nin kayınvalidesi olan Kraliçe Tiye, saraya, halkın rahatsızlıklarını ve hükümdarlığın nasıl tehditler altında bulunduğu konularında Amenhetop'u uyarmaya geldi ve tüm bu durumların suçlusu olarak Nefertiti'yi gösterdi. Amenhotep, hükümdalığının 13. yılına girerken araları bozulan çift, Nefertiti'nin hayatta kalan son dört kızı ve Tutankhamun'u alarak Aton Şatosu'na çekilmesiyle, bitme noktasına geldi. Ve bu, Nefertiti hakkında bulunan son iz oldu. Tarihçiler Nefertiti'nin Aton Şatosu'nda öldüğü ya da öldürüldüğü görüşündeler.

Amenhotep öldükten sonra "Çocuk Kral" olarak anılan Tutankhamun tahta geçti ve eski çok tanrılı dinleri geri getirdi. Ailesinin kurduğu bütün düzeni bozarak, onlardan önceki haline getirdi. Tutankhamun'dan sonra eski rahipler ve Mısır halkı, Nefertiti ve Amenhetop'u lanetleyerek, duvarlardaki adlarını silmeye çalıştılar. Ve adlarını bir daha anmadılar. Böylece Nefertiti ve Amenhotep hükümdarlığı dönemi sırlarıyla birlikte, Mısır'ın sarı kumları arasında 3000 yıllık uzun bir uykuya yattı.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Eğer





Eğer;

Onu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz…

Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla, o hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz,
ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin…

Onunlayken pervaneleşen yelkovanlar,
onsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain…

Sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor,
ondan söz edilince yüzünüz,
sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor,
mahcup somurtuyor ya da muzip sırıtıyorsa…

Ve o, her durduğunuz yerde duruyor,
her baktığınız yerden size bakıyor,
siz keyiflendikçe gülüp,
hüzünlendikçe ağlıyorsa…

Dünyanın en güzel yeri onun yaşadığı yer,
en güzel kokusu bedenindeki ter,
en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse…

Hayat onunla güzel ve onsuz müptezelse…

Elmalar pembe,
kiremitler pembe,
gökyüzü, yeryüzü,
onun yüzü pembeyse…

Kışlar ilkbaharsa,
yazlar ilkbahar,
güzler ilkbahar…

Her şiirde anlatılan oysa…
Her filmin kahramanı o…
Her roman ondan söz ediyor,
her çiçek onu açıyorsa…

Bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor,
ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa…

İştahınız kapanıyor,
iştahınız açılıyor,
iştahınız şaşırıyorsa…
İştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa…

Eliniz telefonda yaşıyor,
işaret parmağınızla ha bire onu tuşluyor,
dara düştüğünüzde kapıyı çalanın o olduğunu adınız gibi biliyorsanız…

Mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona o diye atlıyor,
vitrindeki her giysiyi ona yakıştırıyor,
konuşan birini dinlerken “keşke o anlatsa” diye iç geçiriyorsanız…

Kokusu burnunuzdan,
sureti gözünüzden,
sesi kulağınızdan,
teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü…

Özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu…

Hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız…

Onsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse…

Ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse…

Gamze gamze tebessüm de onun içinse,
alev alev öfke de…
Bunca tavır, bunca sabır
ve nihayetsiz kahır hep onun yüzü suyu hürmetine…

Uğruna ödenmeyecek bedel,
gidilmeyecek yol,
vazgeçilmeyecek konfor yoksa…

Dışarıda yer yerinden oynuyor,
ve içeride bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa…

Nedensiz küsüyor,
sebepsiz affediyorsanız,
ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız…

Kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa
ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim…

Gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı,
bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa…

Her gidişte ayaklarınız “geri dön” diye yalpalıyorsa
ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız,
sabırsız,
sınırsız,
doyumsuz bir tutkuyla…

… o halde yarın sizin gününüz!

Çok yaşayın ve siz de görünüz.


Can Dündar

Karadut Ağacı Masalı



Bir zamanlar birbirine aşık iki genç vardı. Kızın adı Tispe, delikanlının ki ise Piremus idi. Bunlar yan yana evlerde oturan komşu çocuklarıydı. Birlikte büyüdüler ve çocukça başlayan aşk ateşi, onlarla birlikte büyüdü. Fakat aileleri iki aşığın görüşmelerini istemezler, birbirlerine uygun olmadıklarını düşünürlerdi.

Oysa onlar ölesiye bir aşk beslemeye başlamışlardı. İkisinden başka kimsenin bilmediği bir sırları vardı, iki evin arasındaki gizli bir çatlak. Aileleri bunu bilmezler, onlar da geceleri burada buluşur, o aradan birbirlerine seslerini duyurur, aşklarını sözcüklere dökerlerdi.
Bir gece ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler.

Tispe ağaca Piremus’dan önce varmıştı. Gittiğinde avını yeni yemiş, ağzından kanlar akan kocaman bir aslanla karşı karşıya geldi. Korkarak bir mağaraya doğru koşmaya başladı. Farkında olmadan yolda boynundaki eşarbını düşürmüştü.

O sırada Piremus geldi. Gördükleri karşısında donup kalmıştı. Kocaman aslan, ağzında kanlarla birlikte, biricik sevgilisi Tispe’nin eşarbını parçalıyordu. O an aklına gelen ilk ve tek şey, aslanın Tispe’yi öldürerek yediğiydi. Tispe’siz yaşayamazdı. Aklından geçen, sadece aşkı uğruna canına kıymaktı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı. Kanlar içinde cansız bedeni yere düştü.

Tispe ise korkusunu bir kenara atıp, bir an önce aşkını görmek için mağaradan çıkmaya karar vermişti. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle yüzleşti. Piremus’un cansız vücudu yerdeydi ve elinde Tispe’nin düşürdüğü eşarbını tutuyordu.

İlk önce genç kız olanlar karşısında ağlamaktan hiçbir şeyi anlayamamıştı. Ama eşarbı ve uzaklaşan aslanı görünce anladı. Bir an mağarada düşündüğü o korkunç şey başına gelmişti ve onun öldüğünü düşünen Piremus, aşkı uğruna canına kıymıştı.

Tispe bir an bile düşünmeden hançeri aldı ve göğsüne götürdü. Onların aşkı ölesiye bir aşktı ve ölüm bile onları ayıramazdı. Eğer Piremus, aşkı uğruna ölümü göze aldıysa, o da hiç çekinmeden canına kıyabilirdi ve hançeri sapladı.

Az sonra sevgili Piremus’un bedeninin üstüne yığıldı. O anda tanrılar, bu yüce aşkı ölümsüzleştirmek istediler ve bu çiftin üstünde duran ağacı onların aşkına adadılar. Piremus’un kanını bu ağacın meyvelerine, Tispe’nin gözyaşlarını ise ağacın yapraklarına verdiler.

O günden beri karadut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini (Piremus’un kan lekesini), dut ağacının yaprakları (Tispe’nin gözyaşları) temizler.

Bilir misiniz; karadut ağacının meyvesinin lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alır ovuşturursanız lekenin gittiğini görürsünüz.

17 Ağustos 2012 Cuma

844. Gece

Giden bir kervan değil, elimden can gidiyor.
Ayrılık geldi çattı, derde derman gidiyor.
Yüreğim parça parça, işte canan gidiyor.
Ayrılık geldi çattı, derde derman gidiyor.

Gözümde kanlı yaşlar, dudağımda hıçkırık.
Hayatım baştan başa, gönlüm büsbütün kırık.
Beni kırdı geçirdi, helak etti ayrılık,
Ayrılık geldi çattı, derde derman gidiyor.

Anonim
1001 Gece Masalları

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Saygıyla...

Üzülüyorsun, takma diyorlar.
Kızıyorsun, değmez diyorlar.
Boş veriyorsun, gamsız diyorlar.
Susuyorsun, iki çift laf et diyorlar.
Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar.
Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar,
Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar.
Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar.
Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar.
Dikine gidiyorsun, yaşına başına yakışmaz diyorlar.

Ölünce ne diyecekler?
Muhtemelen, "Ölüm sana yakışmadı."
Normal tabi, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler.

Müşfik Kenter

Sevmek

Öyle sıkı tut ki ellerimden;
Katrina bile ayıramasın.
Bakışlarını ayırma tenimden,
Saflığından korksunlar.
Öyle bir sarıl ki;
Kahrolup ölsünler.
Öyle bir sevişelim ki;
Bir kalem, kağıt bıraksınlar.
Biz öylesine sonsuz olalım
Sensiz anmaya korksunlar.
Sevmek neymiş,
Bir de bizden öğrensinler.

Duygu Şener

Unutama

Adım mıh gibi aklında kalsın
Ne zaman sevmeye kalksan,
Beyninde bir yerlerde patlasın.
Sev, seviş, öpüş
Ama ne zaman yalan söylesen;
Dudakların yansın.
Aldatmaya kalktığında,
Ellerin parçalansın.
Öyle hatırla beni
Çektiğin her acıyla adımı haykır.
Kalk kalbini sök at,
Kan revan içinde kal,
İlk defa otur ağla,
İşte o zaman anla;
Bana ne yaptığını.
Hiç unutama yaşattıklarını.

Duygu Şener

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Akılsıza Şiirler

1.
Akılsızsın çok
Sana benimsin diyorum
Sana bir dünya sunuyorum
Ne işin var artık
Doğan güneşle, ayın yakamozuyla.

Benimsin sen.
Uyumadan önce aklımda sen varsan,
Sabah ilk senin adınsa dudaklarımda;
Benim olduğun kadar da seninim ben.

2.
Akılsızsın çok
Bugün istiyorum seni
Ne yarın, ne sonraki gün
Hemen, şimdi, şu an.
Düşünme artık
Dünü unut
Yarınlar bende
Hemen gel, şimdi gel,
Şu an gel....

Duygu Şener

12 Ağustos 2012 Pazar

Bir Adam

Korku dağlarının yürekçisi,
Ölüm denizlerinin kürekçisi;
Öyle suskun oturuyor şişesinin başında
İçtiğinin hem hırsızı, hem bekçisi,

Onu kırmış olmalı yaşamında birisi.
Dinledikçe susması, düşündükçe susması...
Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi,
Heykelini yontuyor yalnızlığın ustası.

Özdemir Asaf

9 Ağustos 2012 Perşembe

elimden gelen bu

elimden gelen bu ben iki kişiyim
çoğalmak neyse ne azalmak zor
birisi seni her an bırakıp gittiğim
öbürü kan gibi tutulmuş seviyor
ağzındaki acı alnındaki çizgiyim
gözlerine kirli bir bulut getirdim
hiçbir sevinç aydınlığı onu silemiyor

elimden gelen bu ben iki kişiyim
birisi kapadığın kapılardan gitmiyor
yağmur yağmaksa o güneş açmaksa o
bir yerin üşüse onun sıcaklığı
öbürü en içten çağrını işitmiyor
hüneri ne dersen duygu kaçakçılığı
alıp tutmaksa o basıp gitmekse o
bakışları kıyısız bir deniz uzaklığı

elimden gelen bu ben iki kişiyim
ikisi birbirinden çıkmaya uğraşıyor
bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
birisi yeni baştan serüvene başlamış
öbürü silahında son mermiyi yakıyor
çoğalmak neyse ne azalmak zor

Attila İlhan

üçüncü şahsın şiiri

gözlerin gözlerime değince
felaketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevgilin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felaketim olurdu ağlardım

ne vakit maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgar aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felaketim olurdu ağlardım

akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felaketim olurdu ağlardım

Attila İlhan

Nazım'dan Vera'ya


Lanet olsun, ne muazzam şey seni sevmek! Sen benim aşkım, sen benim kızım, sen benim yoldaşım, sen benim küçük annemsin. Canım, bir tanem, seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum. Bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden.
                                                                                                   Nazım Hikmet 
                                                                                  Mayıs 1959

7 Ağustos 2012 Salı

... Ve Kadın



Bir kadınla birlikteyken unutacaksın dünyayı.
Sadece ona ait olacaksın. Ancak o zaman
kadın sana ait olduğunu hissedebilir.
Ve ancak o zaman, kendisini sana ait hisseden bir 
kadının, dünyanı tamamen değiştirebileceğini
anlayacaksın.
Bir kadınla yürek yüreğe ten tene olmanın verdiği
mutluluğu ancak o zaman tadacaksın...
(isimsiz)             

Bu şiiri buldum internette gezinirken. Kime ait olduğunu biliyorsanız söyleyin altına isimini yazmaktan gurur duyarım.

Uyuyalım

Ben susayım,
Sen anla.
Gitme!
Bütün gece kal yanımda
Uyuyalım.
Serin bir sabahta uyanalım.

Duygu Şener
07/08/2012  09:57

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Dating Rules from My Future Self


Yepyeni bir dizi keşfettim bugün. En az New Girl kadar komik ve tatlı :) ve üstelik bu sefer tam olarak olmasa da benim halimden alıntıları içeriyor olması hoşuma gitti.

Diziye dönecek olursak; Çocuksu bir kız, dört yıldır beraber olduğu sevgilisi Brendon'dan aşk şehri Paris'te evlenme teklifi alıyor ama kararsız. Sevgilisinin kendisi için doğru adam olup olmadığını anlayabilmiş durumda değil. Oyun geliştiricisi olarak çalışan kahramanımız Lucy, bir toplantı sırasında ortaya yeni bir fikir atıyor gelecekte kim olmak istiyorsak onu yaratmak ve geleceğimizdeki kişi olmak için doğru adımları izlemek için bu uygulamayı kullanmak. Fikir beğeniliyor. Ama olaylar burdan sonra başlıyor. Lucy, nişanlısının ailesi ile tanışmaya gitmek için hazırlanırken bilinmeyen numaradan bir mesaj geliyor, "Onunla asla evlenme! İmza: On yıl sonraki sen.". Bununla başlayan olaylarla Lucy, Brendon'un kendisini nasıl küçümsediğini ve kendisini, iş arkadaşı Noelle'yle nasıl aldattığını görüyor. Yeni bir hayata başlamak istiyor ama çok deneyimsiz, ne kimseye yaklaşabiliyor, ne de nasıl flört edileceğini biliyor. Arkadaşları, Lucy'ye yardım etmeye çalışırken işler komik bir hal alıyor.

Revenge'in yazarlarından Sallie Patrick'in yazdığı ve yepyeni yüzlerin renk verdiği, Dating Rules from My Future Self, IMDb'den 10 üzerinden 7.6 almayı başarmış, güzel bir komedi. Diziyi izlerken kendi hayatınızla karşılaştırmadan geçemiyorsunuz. Keşke herkese onu yönlendiren bir on yıl sonraki versiyonundan mesaj gelse, ya da gelecekle ilgili bir rüya görse ve alıştığı tüm hayatını o gün, o saniye koparıp atsa. Çünkü uzun süreli alışkanlıklar bir kene gibi yapışıp kalıyor insanın üzerine, çoğu insan yıllarca süren yanlış bir ilişkiden çıkmaya korktuğundan devam ediyor ilişkilerine. Sonra mutsuz ayrılıklar, yalnızlıklar, aldatılmalar, boşanmalar hepsi birbirini kovalıyor.

Demem o ki; dizi çok eğlenceli ve güzel. Ayrıca çok güzel tavsiyeler de veriyor, sizin halinizden anlıyor ve cesaretini toplamnız için sizi yüreklendiriyor.

Diziyi izleyecek olanlara benden bir not; "Keep Calm and Carry On!" ;)


Dating Rules from My Future Self'in tanıtım fragmanı:

                                

3 Ağustos 2012 Cuma

Büyük İstifham Üzerinde

Bazen öyle bir an gelirki kendi hikayenizi anlatmaya sizin kelimeleriniz yetmez. İşte böyle zamanlarda ustalara bırakmak gerekir sözü;

Büyük İstifham Üzerinde

-1. şimdi sen olsan...

ilk sonbahar yağmuruyla oturduk hayli dertleştik
ben camın önündeydim o arkasında
sen izmir taraflarında uzakça bir yerdeydin

dünden bugüne çektiklerin eksilmedi dedi yağmur bana
eksilmeyecek dedi bugünden yarına
bir hiçliğin koynunda istifham gibi büyüyeceksin
sual sorduğun her şey senden sual soracak
bitirdim dediğin vakit başladığını göreceksin

yağmurun altında insanlar biçimsizdiler
şimdi sen olsan ortalık şenlenecekti
sanki birdenbire ışıklar yanacaktı
oysa ben içimdeki kandili söndürecektim

-2. gözlerimi kapasam...

gözlerimi kapasam
akşam
bir karanlığın dibinden gözlerin ağızıma bakıyorlar
ellerimi gözlerimi yıldızlarla yıkıyorum
saçların boynuma sarılıyorlar

gözlerimi kapasam
sen boylu boyunca yanıbaşımdasın
dişlerinin arasında bembeyaz bir nilüfer
alevleri bile öpebilirmiş gibi
güçlü ve gururlu ağzın
beni öptüğün zaman erkek seni öptüğüm zaman kadın
yanıbaşımdasın

gözlerimi kapasam
senin için bir mısra tasarlasam
bir renk düşünsem
başımı senin dizine koyduğumu uyuduğumu düşünsem
çocuğunmuşum gibi saçlarımı okşadığını
kocanmışım gibi yakama çiçek taktığını
bir yağmur şehrin bütün seslerini öldürse
sen ve ben günün yirmi dört saatini öldürsek
boğazlasak
ellerin göğsüme girse avuçlayıp kalbimi koparsa
sımsıcak
ben senin kanına girsem
kalbine kurulup otursam

gözlerimi kapasam
rüzgarın kapılar derhal açılacak
dağbaşlarının temkinli sessizliğiyle sonsuzluğu dinleyeceğiz

kendimizi inkar edeceğiz
hele inkarımızı büsbütün inkar edeceğiz
bütün münkirler günde beş vakit bizi inkar edecekeler
bir kibrit aydınlığıyla çatılmış kaşlarını göreceğim
jiletle çizilmiş gibi keskin
ince
içimde kanlı bir ihtilal kopacak
dudakların bir akşamüstü dudaklarıma değince
kadehim kırılacak
münkirlere müminlere küfredeceğim

-3. iki elin kızıl kanda olsa...

sökülüp
salkım salkım leylekler gelirse
ilkbahar olur
kül mavinin yanına kirli sarı gelirse
sonbahar
sen benim yanıma gelirsen
kıyamet olur
bir damla gözyaşı okyanus boşluklarını doldurur
senin gözyaşların beş kıtayı eritirler
hünerli ellerin yeni bir dünya yaratırlar
gözlerimden milyonlarca yıldızlar çoğaltırsın
milyonlarca defa bakabilmem için
geceleri sana bir saniyede
parmaklarımdan istifhamlar çoğaltırsın
her ağacın dalına bir istifham asarsın
ben tutar seni asarım
karanlıkta kalmış çocuklara döneriz
artık ben diye bir şey yoktur
hiç gelmemişse döneriz
korkarız

gözlerine bakltığım zaman
sonsuzluğu görebilmeliyim
parmaklarım dudaklarında dolaşırken
sonsuzluğa dokunmalı
konuştuğun zaman
sonsuzluğun sesini dinlemeliyim
bir istifham gibi eğilip
seni bir istifham gibi öpmeliyim
elimden ne gelirse yapmalıyım
bir tevat bir incil bırakmalıyım
beni bir dağbaşına koymalılar
başıma bir dağ koymalılar
anama avradıma sövmeliler
sen duymalısın
iki elin kızıl kanda olsa
gelmelisin

-4. sen olmadığın vakit...

sen olmadığın vakit büyük yanlızlığım var
dalgaların kendilerini taştan taşa vurmaları
sonbahar yıldızlarının sessiz sedasız çırpınmaları
ve büyük yanlızlığım var
biliyorsun hani o
rüzgarın gözüne karanlık bir yelken gibi açtığım
içimsıra vahşi bir kadın gibi taşıdığım
yanlızlığım

sen olmadığın vakit o denizde
şarabım tuzlu bir lezzet kazanıyor
avuçlarımda bir ateş yanıyor
bir çift insan gözü
hırsızı iti uğursuzu
köpek gözü toz ve toprak
bir kadeh quantro bir kadeh rom bir kadeh yağmur
avuçlarımda ve çırılçıplak
sen olmadığın vakit ben de olmuyorum

o denizde gördüğüm sen
benim için bir şarkı söyleyecektin
hazırdın
gitarını bir çocuk gibi dizlerine yatırdın
kanada'lı üç tayfa tezgahın içine girdiler
karanlık kıllı kollarıyla şarkının içine girdiler
kavga çıktı birinin çenesini kırdılar
o denizde gördüğüm sen
benim için bir şarkı söyleyecektin
ağlayacaktın
görecektim
sıradan bir şarkı söyleyecektin
kanada'lı tayfalar kahrolup öleceklerdi
ben de ölecektim

-5. değil mi ki...

şehrin üzerinde tozlu bir ay silkinmektedir
mevsim yaz olmuş sonbahar olmuş ne umurum
değil mi ki o büyük istifhamın üzerindeyiz
birbirimizi seviyoruz
                   ve sevgimizden şüphe ediyoruz

Attila İlhan

Sevmiyorum dememden bileceksin sevdiğimi,

yaşamın iki yüzlü olmasından gelir bu,
söz bir kanattır sessizlikten gelen,
soğuk değil midir ateşin bir yarısı...

Seviyorum işte, başlasın diye seni sevmek,
ersin diye nihayete,
dahası hiç vazgeçmeyeyim diye:
Henüz sevdim diyemem bu yüzden de.

Elimde iki anahtar tutuyorum sanki:
Biri sevmek, öbürü sevmemek,
biri mutluluk, mutsuzluk bir yazgı ihtimali öbürü.

İki ihtimali var aşkımın seni severken.
Bundandır seni sevmediğim zaman da sevmek,
bundandır seni sevdiğim zaman da sevmek.

Pablo Neruda

Sen Gözlerimin İçinde

Ben daha büyük
Ben daha yüce
Sen gökyüzü
Ben insan
Ben sevgi
Ben düşünce

Ben daha büyük
Ben daha yüce
Ölürüm özgürlük için
Acılar bende
Umutlar bende

Ben daha büyük
Ben daha yüce
Sen gökyüzü
Sen sonsuzluk
Sen bende
Sen gözlerimin içinde.

Orhon Murat Arıburnu

İnadım inat!

İstediği kadar
Su alsın kunduram
Gemi değilim
Batmayacağım.
Tutsunlar cehenneme
Atsınlar beni
İnadım inat
Yanmayacağım.
Vursunlar belime
Kahrolsun vücudum
Yıllarca kahırdan beter olmuşum
Ölmeyeceğim
İstediği kadar dönsün bu dünya
Yaşadım
Yaşıyorum
Yaşayacağım.

Orhon Murat Arıburnu

If (Adam Olmak)

If

If you can keep your head when all about
Are losing theirs and blaming it on you,
If you can trust yourself when all men doubt you,
But make allowance for their doubting too;
If you can wait and not be tired by waiting,
Or being lied about, don’t deal in lies,
Or being hated, don’t give way to hating,
And yet don’t look too good, nor talk too wise:

If you can dream—and not make dreams your master;
If you can think—and not make thoughts your aim;
If you can meet with Triumph and Disaster
And treat those two impostors just the same
If you can bear to hear the truth you’ve spoken
Twisted by knaves to make a trap for fools,
Or watch the things you gave your life to, broken,
And stoop and build ’em up with worn-out tools:


If you can make one heap of all your winnings
And risk it on one turn of pitch-and-toss,
And lose, and start again at your beginnings
And never breathe a word about your loss;
If you can force your heart and nerve and sinew
To serve your turn long after they are gone,
And so hold on when there is nothing in you
Except the Will which says to them: ‘Hold on!’

If you can talk with crowds and keep your virtue,
Or walk with Kings—nor lose the common touch,
If neither foes nor loving friends can hurt you,
If all men count with you, but none too much;
If you can fill the unforgiving minute
With sixty seconds’ worth of distance run,
Yours is the Earth and everything that’s in it,
And—which is more—you’ll be a Man, my son!


Adam Olmak


Çevrende herkes şaşırsa bunu da senden bilse
Sen aklı başında kalabilirsen eğer
Herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
Hem kendine güvenebilirsen eğer,
Bekleyebilirsen usanmadan
Yalanla karşılık vermezsen yalana,
Kendini evliya sanmadan
Kin tutmayabilirsen kin tutana

Düşlere kapılmadan düş kurabilir
Yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
Ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir
İkisini de vermeyebilirsen değer
Aptallara tuzak kurmak isteyen düzenbazın
Söylediğin gerçeği eğip bükmesine dayanabilirsen,
Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz
Koyulabilirsen işe yeniden:

Döküp ortaya varını yoğunu
Bir yazı turada yitirsen bile
Yitirdiklerini dolamaksızın dile
Baştan tutabilirsen yolunu
Yüreğine sinirine dayan diyecek
Direncinden başka şeyin kalmasa da
Herkesin bırakıp gittiği noktada
Sen dayanabilirsen tek

Herkesle düşüp kalkar, erdemli kalabilirsen
Unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken
Dost da, düşman da incitemezse seni
Ne küçümser, ne de büyültürsen çevreni
Her saatin, her dakikasına
Emeğini katarsan hakçasına
Her şeyiyle dünya önüne serilir
Üstelik oğlum, adam oldun demektir.

Rudyard Kipling
Çeviren: Bülent Ecevit

Toz

Eller toz olsun,

Biz toz kondurmayalım sevgiye.

Duygu Şener

2 Ağustos 2012 Perşembe

Mesele

Size bugün yoldan geçen herkes "seviyorum" der elbette, ama asıl mesele gerçekten "seviyorum" demenin ne kadar zor olduğudur. Herkes lafta sizin için dünyayı yıkar, yakar, sizden başkasını düşünemez, sizsiz yiyemez, içemez, ölür. Çünkü herkes gerçekten sevmek ne demektir bilmez.

Kızmamak lazım bazısı hiç görmemiştir, bazısı yanlışını görmüş öyle öğrenmiştir.
İşin doğrusuna gelince; evet herkes için değişir sevmek. Ama sevmek alışmak değildir çünkü nefret ettiğin şeylere de bir gün alışırsın. Onun için ölmek de, sevdiğiniz yaşamıyorken bile geçerli bir sevme biçimi değildir. Aşkta gurur vardır elbette ama sevenin içinde yoktur, sevdiğinin neye ihtiyacı varsa ona karşılık verir sevgi. Tıpkı bir anne gibi. Karşılık beklemez. Bencil değildir.

Bugün size, yarın başkasına seviyorum diyen insanlardan zaten zahmet edip bahsetmiyorum bile. Hatta bu zahmet edip bahsetmediklerimin içine dün seviyorum bugün nefret ediyorum diyenler de giriyor.

Demem o ki; siz siz olun kime seviyorum dediğinize dikkat edin. Unutmayın, herkes sevemez ve herkesi sevemezsiniz.

Duygu Şener

Acemiliğe Geri Dönüş



Uzun zamandır elime kağıt kalem almamıştım resim yapmak için. Bir söz verdim ve 7 yıl sonra elime kalem alıp bir kez daha çizdim. Eski performansımdan eser yok tabii ama yine de sizinle paylaşmak istedim ve bana bunu çizmeye teşvik eden kişiye bir nevi teşekkür etmek ve özür dilemek. Elimden gelenin en iyisinin bu olmadığını biliyorum ama bunu yapabildiğim için üzgünüm.

Resim hakkında diyebileceğim tek şey; adamım diyen herkesin aslında insan bile olamadığı gerçeği. Sizin de alışık olduğunuz bir durum aslında bu.

Saygılarımla;
Duygu Şener

Çizerken tutunulan parça:
Gece'den Yarım