31 Ekim 2012 Çarşamba

Yalnız Bir Opera

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.

30 Ekim 2012 Salı

Pia

ne olur kim olduğunu bilsem pia’nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia’yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim

ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia’nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia’nın
ölsem eksiksiz ölürdüm

Attila İlhan

29 Ekim 2012 Pazartesi

Bursa Nutku

                         

“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

   Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

  Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

 İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”

Mustafa Kemal ATATÜRK

5 Şubat 1933 Bursa

28 Ekim 2012 Pazar

Desem Ki

Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini

Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki…
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgarlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgarların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberlettim güzelliğini,
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür,
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.

Cahit Sıtkı Tarancı

Acım bitmeden dön

Ben değildim o, sen giderken arkandan bakan ben değildim. Çünkü biz ayrılmayacaktık, kimse gitmeyecekti ve kimse gidenin arkasından bakmayacaktı.

Öyleyse kimdi o? Kimdi sen "Hoşçakal" dediğinde inanmayan gözlerle sana bakan? Kimdi, adım adım uzaklaşırken ondan hüngür hüngür ağlayan? Kimdi "Ne olur gitme" diye yalvaran?

Sen yüreğimdin benim. Yüreğimi söküp götürüyorsun kendinle birlikte. Yüreğin olmadığı yerde aşk yaşanır mı yar? Beni sadece sensiz değil, aşksız da bırakıyorsun. Haksızlık bu. Bunca zaman gözümden bile sakındığım aşkımı böylesine hoyratça, kolayca harcamanın bir anlamı olmalı.

Bir zamanlar "Sensizlik ölüm gibi" dediğin bana bu kadar büyük bir darbeyi indirmenin bir nedeni olmalı. Biri mi çaldı kalbini?

"Kalp çalmak" ne garip bir deyim...

Sen izin vermesen kim girebilir ki kalbine. Benimki de laf işte. Yine de merak ediyorum işte. Başka bir neden bulamıyorum, bağışla. "Beni bu dünyada senden iyi kimse anlayamaz" diyen, "Aşkın varlığına beni sen inandırdın" diyen, "Aşk benim için ancak sen varsan var" diyen sen, beni şimdi böyle hüzünle, acıyla, yokluğunla baş başa bırakıp gidiyorsan bunun tek nedeninin "başka biri" olduğunu düşünüyorum, elimde değil.

Kıskanç biri de değilim oysa. Ama şimdi itiraf etmeliyim, kıskançlıktan deliriyorum. Başka birinin seni benden çok sevebilme ihtimalini ve senin de ona bana duyduğundan daha güçlü bir aşk ile bağlanmış olmanı kaldıramıyorum. Ölmek, bunu yaşamaktan daha cazip geliyor bana. Çok isterdim sana "Defol git" diyebilmeyi. Nasıl da rahatlardım. Diyemiyorum işte, çünkü hala deli gibi seviyorum seni.

Bugüne kadar savunduğum tüm ilkelerimi, benliğimi yıkıp gidiyorsun. Halime bakar mısın, kalman için her istediğini yapmaya hazırım. Ne acı...

Gururum çoktan yenilgiyi kabul etmiş. Senin gözünde kimbilir ne haldeyimdir şimdi. Kendi değerimi düşürdüğümün farkındayım. Ama dayanamayacağım gitmene. Sen gittikten sonra yaşadığım acıları taşıyamayacağım. Bu acıyı çekmemek için yapıyorum bütün bunları. Ve kahretsin, biliyorum ki ben böyle yaptıkça sern daha da uzaklaşıyorsun benden.

İyisi mi aldırma sen söylediklerime, git haydi. Hangi acı sonsuza dek sürmüş ki, bitecek bir gün. Acım bittiğinde sen de biteceksin. Oysa şimdi seni bitirmek istemiyorum. Şimdi gidiyorsun ya, dönmek istersen çok bekleme olur mu... Acım sürerken dön, acımı yaşarken dön, acımı yaşarken dön, acım bitmeden dön...

Mehmet Coşkundeniz

26 Ekim 2012 Cuma

Gittin

Ben, arkandan sadece baktım.
Oysa; söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki...
"Gidersen iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini.
Gidersen sönecek içimdeki ateş
ve bir daha hiç kimse yakamayacak.
Gidersen karanlığa mahkum edeceksin günlerimi
O karanlıkta yolumu kaybedeceğim" diyecektim sana.
Konuşamadım...

Gittin...
Gidişini görmemek için gözlerimi kapattım<
Öylesine acıdıki içim, tutup koparsalardı kolumu
bacağımı bu kadar acı duymazdım.
Acım yaş olup akmalıydı gözlerimden
Ağlayamadım...

Gittin...
Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa
Tutkum seninle olmaktı, tutkum teninde erimek,
>tutkum hayatı seninle sadece paylaşmaktı.
Anlatamadım...

Gittin...
Gidişini önlemek için tutmak vardı ellerinden
Ellerim değil miydi her dokunuşumda seni ürperten?
Ürperdin yine biliyorum.
Bir kez dokunsam, bir kez tutsam ellerini
Gitmek için biriktirdiğin bütün cesaretin kaybolurdu.
Tutamadım.

Gittin...
Bir yıkım gibiydi gidişin
en adım adım uzaklaşırken benden
Çöküp kaldı bedenim olduğu yere
Nice terk edişlere dayanan yürek bu kez yenilmişti
Bu kadar zayıf değildim ben kalkmalıydım.
Kalkamadım...

Gittin...
Oysa geldiğin gün gideceğini biliyordum
Hazırdım gidişine,
Kaçak zamanları yaşıyorduk
Zaman bitecek ve sen gidecektin
Bense, gidişinin ertesi günü
Hayatıma kaldığım yerden yeniden başlayacaktım.
Başlayamadım...

Gittin...
Bir şey söyledin mi giderken?
"Kal" dememi istedin mi?
Son bir kez "seni seviyorum" dedin mi?
"Bekle beni döneceğim" diye umut verdin mi?
Beynim öylesine uğulduyorduki.
Duyamadım...

Gittin...
Nereye gittiğin önemli değildi
Binlerce kilometre uzakta da olsan,
iki metre ötemde de farketmiyordu.
Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyordu.
Kurtulmalıydım senden,
bu yokluk duygusundan kurtulmalıydım.
Kurtulamadım...

Gittin...
Unutulanların arasına katılmalıydım
Anıları bir sandığa koyup
hayatı bir yerinden yakalamalıydım.
Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim.
Yapamadım...

Gittin...
Bir okyanusun ortasında
tek küreği kaybolmuş sandalda
Dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim şimdi.
Bil ki; sevmekten vazgeçmedim seni,
Bil ki; seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde
Bil ki; seni unutamadım...

Mehmet Coşkundeniz

25 Ekim 2012 Perşembe

Gidişini Anlatıyorum

sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
saçlarını, gözlerini, ellerini
neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya
her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
termometrede yükselen çizgi
kimbilir nerelerde soğuyorsun

senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen
insan insan bakan gözbebeklerin
beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

ne gelirse onlardan gelir bana
çalışma gücü yaşama direnci
mutluluk gibi kazanılması zor
mutluluk gibi yitirilmesi kolay

bir açarsın ki mutluyum
bir kaparsın ki herşey elimden gitmiş

Rıfat Ilgaz

24 Ekim 2012 Çarşamba

Qin Shi Huang ve Terracotta Ordusu

Qin Shi Huang (temsili)


Qin Shi Huang
Qin Shi Huang (okunuşu: Çin Şi Huanğ) diğer adı ile Zha Zheng, Qin Hanedanlığı kurucusudur. MÖ. 259 ve MÖ. 210 yılları arasında yaşamıştır. MÖ. 249'da Çou'ların son hükümdarı, Qin sülalesi kralı, Kral Zhuangxiang lehine tahtından vazgeçmek zorunda kalmıştı. MÖ. IV. yy'ın sonunda Kral Zhuangxiang Kızıl Havza'yı zaptetti ve MÖ. III. yy'a girerken rakibi Çu'nun hakimiyetine son verdi. MÖ. 221'de Çin feodal sistemi yıkıldı. Kral Zhuangxiang MÖ. 247'de öldüğünde daha 35 yaşındaydı ve tahtı 13 yaşındaki oğlu Prens Qin'e bıraktı. Prens Qin, son feodal krallıkları yıktı ve kendini "ilk imparator" ilan etti.

MÖ. II. yy'da Hunlar (Hsiung-Nu') tarafından Moğalistan'da büyük bir "Göçebe İmparatorluğu" kuruldu. Bozkırlarda atlı göçebe halinde dolaşan bu Türk boyları, Çin'i ciddi bir şekilde tehdit etmeye başlamışlardı. Bunun üzerine İmparator Qin, Hun akımlarını durdurmak amacıyla kuzeybatı sınırına kadar uzanan 2000 km'den uzun Büyük Çin Seddi'ni yaptırmaya başladı. Fakat İmparator Qin'in her zaman en büyük eseri, bütün değişimlere rağmen günümüze kadar yaşayan, merkezi bürokratik bir devlet düzeni kurmuş olmasıdır. Ülkesine herkes  için geçerli olan bir yasa, para birimi, karayolu sistemi, ağırlık ve uzunluk ölçüleri ile yazı dili getirmiştir. Tarihe "kitapların yakılması" olarak geçen bir olayla kendinden önceki geleneklerin hatırlanmaması için yazıtları yakmıştır.
Büyük Çin Seddi

Böylesine büyük başarılara ve ilklere imza atmış gözü kara bir imparatorun ölümden korkması ayrı bir ironidir. İmparator Qin yıllarca ona ölümsüzlüğü sağlayacak olduğuna inandığı "yaşam iksiri"ni aramıştır. Herhalde sonunda bulamayacağı inancına kapılmış olacak ki kendi kadar büyük ve haşmetli bir mezar yaptırmaya başlamıştır. O zamanlarda öldükten sonra yaşamın aynen devam edileceğine inanıldığından imparatorlar eşleri, hizmetçileri, özel orduları ve hayvanları ile beraber gömülüyorlardı. İmparator Qin bu korkunç adeti de ortadan kaldırmak için aslına mükemmel benzeyecek kilden bir ordu yaptırmış. 9000 tane asker ve hayvan heykelini, temeli dörtgen şeklinde, güneyden kuzeye 350m uzunluğunda, doğudan batıya 345 m genişliğinde, 76 m yüksekliğinde kocaman toprak bir piramit olan mezarına koydurmuştur. Boyları 1.82 ile 2 m arasında değişen her biri ortalama 180 kg olan askerlerin her birinin yüz ifadesi, giysileri farklıdır. Sanki bir sabah içtimasında toplanmış gibi askerler, rütbelerine göre giydirilmiş ve orijinal savaş pozisyonuna sokulmuşlar. Heykeller, kilin ocakta ısıtılarak kurutulma tekniği ile yapıldığından orduya "Terracotta Ordusu" denmektedir.
Terracotta Ordusu

Kayıtlara göre mezarın inşaasına İmparator Qin hala hayattayken başlanmış, 30 yıldan uzun sürmüş ve 700 bin kişi çalışmış. Çin tarihinde "korkunun simgesi" olan İmparator Qin öldüğünde 50 yaşındaydı.

Çin tarihi hanedanlar arası savaşlarla dolu olan çok kanlı bir tarihtir. Nitekim de İmparator Qin'in ölümünden sonra 30 oğlundan biri (Qin'in 30 oğlu, 20 kızı toplam 50 çocuğu vardır fakat hepsinin adı bilinmemektedir) Prens Fusu tahta geçti. Fakat Prens Fusu despotluğa özenen bir beceriksizdi ve altı senelik bir anarşinin ardından bir asker serüvenci olan Liu Pang tahta geçti. Liu Pang, İmparator Qin'in mezarını açtırarak heykellerin kafalarını uçurtmuştur.

Binlerce parçaya ayrılmış olan ordu, arkeologlar tarafından bir araya getirildi. 1974 yılında Çinli bir köylü tarafından tesadüfen bulunan mezar, yüzyılın arkeolojik buluşu olarak kabul edilmektedir. 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alınmıştır.



Saygılarımla;
Duygu Şener

23 Ekim 2012 Salı

Buluşmak Üzere

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni

Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun
İçine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor-
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım

Can Yücel

22 Ekim 2012 Pazartesi

Bir insanı unutmak

Hiç bir insani unutmak, bir insandan vazgeçmek, bir insani hayatından sonsuza kadar çıkartmak zorunda kaldın mı?

Hani ölmüş gibi, hani uzatsan da elini tutamayacağını bilmek gibi, her an kapından içeri gülümseyerek gireceğini bekleyip ama aslında hiç gelemeyeceğini de bilmen gibi.

Ne zor şey değil mi ölmediğini bilmek, ama ölmüş gibi ulaşılmaz olması artık o insanın sana, ne kadar katlanılmaz bir gerçek değil mi sen hala bu kadar sevgili iken?

Özlemek, bu kadar özlemek, etini kemiğini yakarcasına özlemek. Çok kötü değil mi?

Bu kadar özleyip onu görememek, ona dokunamamak, onu işitememek, artık sonunun “Pi” hali değil mi?

Biliyorsun değil mi? Ne kadar umutsuz bir arayıştır o, kalabalık caddede geçen binlerce yüze bakmak belki bir kez daha görebilmek için o yüzü, belki biraz önce geçti bu kaldırımdan diye düşünmek, belki şu an arkamda yürüyen insanların içinde bir yerde demek, belki şu an üzerimdedir gözleri diye paranoyalar yaşamak ne zordur değil mi?

Ne kadar eritir bu insanı fark etmeden? Sen de biliyorsun değil mi bunları?

Bir sinema koltuğunda sen de iki kişi gibi oturdun mu hiç? Hiç iki kişi gibi zevk aldın mı bir konserden yalnız başına. Güzel bir cafe keşfettiğinde, güzel bir film seyrettiğinde, güzel bir şarkı dinlediğinde güzellikleri oranında eksik kaldıklarını hissettin mi paylaşamadığın için onunla?

Bir barın kalabalığında hiç yarım vücudunla sallandın mı ortada? Hiç iki kişilik beyninle yarım insan olabildin mi?

Baktığında aynana sadece yüzünün bir yarısını gördüğün oldu mu hiç?

Sana hayatındaki en büyük yoksunluğu yaşatandan nefret edemediğin zamanlar oldu mu hiç?

Gözünün içine baka baka kolunu bacağını kesen bir insanın yüzüne sevgi dolu bir gülümseme ile bakabildiğin zamanlar oldu mu hiç?

Hayatta inandığın bütün değerlerini altüst eden birisine aşk şiirleri yazabildin mi?

Onu içinde korumanın seni yok etmek olduğu zamanlara feda oldun mu hiç?

İçinde ağlayan çocuğa umut şarkıları söyleyemediğin, özlemini, susuzluğunu, açlığını gideremediğin zamanlar oldu mu hiç?

Kanayan yarasını gördüğün ama merhem olamadığın zamanlar. Gücünün, hani o tanrısal gücünün bir çocuğun ağlamasını susturamayacak kadar olduğunu gördüğün zamanlar oldu mu hiç?

Hiiiiiiiç…

Hiiç…

Hiç…

Bir hiç...

Can Dündar

15 Ekim 2012 Pazartesi

Geldim

Geldim, gitmelere bekle diyerek.
Attım valize birkaç kırgınlık,
Bir iki vefasızlık.
Bir kaç acı söz,
Benim hatırladıklarım.
Bir kaç iyi söz,
Senin unuttukların.
Geride kalan ne varsa;
Boğazın sularına serdim.
Geldim, korkma aç kapıyı,
Sende kalmaya değil;
Beni almaya geldim.

Halil Cibran

Çocuklarınız Sizin Çocuklarınız

(Annem'e...)

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır
Bedenlerini tutabilirsiniz ama ruhlarını değil
Çünkü ruhlar yarındadır
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ileride atılmış oklar
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü o okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever

Halil Cibran

12 Ekim 2012 Cuma

Hoşgeldin Kadınım

Hoşgeldin kadınım benim hoşgeldin
yorulmuşundur;
nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını
ne gül suyum var ne gümüş leğenim var,
susamışsındır;
buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
acıkmışsındır;
beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
memleket gibi yoksuldur odam.

Hoşgeldin kadınım benim hoşgeldin
ayağını basdın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün;
güller açıldı penceremin demirlerinde
ağladın;
avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam...

Hoşgeldin kadınım benim hoşgeldin.

Nazım Hikmet

Senin Resmini Ben Yapacağım

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tan yerinden esenin
Aramasınlar seni renklerin altıkarıncasında
Dayanmış tahta parmaklığa bir bağ taraçasında iklimler

Bizden en uzak gezegenin kederi
Aramasınlar seni uyaklarınla ışıkla gölgenin
Sen oyunun dışındasın oylumların da yüzeylerinde
Bir yerlerde bir sevinç günün birinde fışkırır

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tan yerinden esenin
Sen kendi resmini kendinde yapamazsın
Gümüş kanatlı bir balık sıçrıyor enginde

Aynaların içine girip ötelere gitme boşu boşuna geceleri
Yitirilmiş erkekler gelir kadınlar koğuşuna geceleri
Sen kendi resmini kendinde yapamazsın
Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde

Senin resmini ben yapacağım...

Nazım Hikmet

10 Ekim 2012 Çarşamba

Sen nereden bileceksin?

Kızgın da olsam sana, her gece sana sarılıp uyuduğumu sen nereden bileceksin ki? Sen hiç dargın olsan da aramadın ki beni. Hiç benim gibi huzursuz uyumadın, içinde bir sıkıntıyla uyanmadın ki. Gün boyu göğüsünü sıkıştıran bir ağrıyla yaşamadın, yaşamak zorunda kalmadın, elin telefondan hiç dönmedi ki. Ben her telefonu, her mesajı senden bekledim. Sen hiç aramadın ki, nereden bileceksin beklendiğini. Unutmaya çalıştım, çalışıyorum başarısızca. Geçmiyorum evinin önünden, gezmiyorum sevdiğimiz yerlerde, oturduğumuz parklarda. Ama sen nerden bileceksin ki, bir kere camından beni görmek umuduyla bakmadın ki, beklemedin ki beni gezdiğimiz sokaklarda.

Umudumdun sen benim. Ben hiç sevilmemişken geldin sevdin. Gelişine sevindiğim kadar sevinmemiştim hiçbir şeye. Umursamadığını söylediğinde bir tokat atmadığım için önem vermediğimi sandın, ama sen benim kalbimi tuza çevirsende o tokadı atamayacak kadar sevdiğimi göremedin. Göremezsin, hiç benim sana baktığım gibi bakmadın ki bana. Görsen, kırmaya korkardın zaten, bile bile böyle hoyrat davranmazdın. Benim gibi olurdun. Nasıl senin için bir ben vardımsa, benim için de bir sen olduğunu görürdün. Asla böyle kayıtsız kalmazdın.

Gücümdün benim. Sen yanımdayken, zorluklara cevap vermek daha kolaydı. Anlatmadım evet haklısın anlatmalıyım belki başımdaki derdi, ama benim yüzümden üzülmene dayanamazdım. Yanımda olup omzuma bir öpücük kondursan yeterdi dünyayı karşıma almama.Şimdi de çok düşman edindim. Yine arayan sen değilsin diye, arayanlar bin pişman oluyor ama nereden bileceksin dimi.

Hastayım ben, hem de çok. Arayıp hatırımı sorsan derdim sana kötüyüm diye. Hergün acı çekiyorum, nefes alamıyorum, yutkunamıyorum bazen. İçimde bir yer hep kanıyor soğuk soğuk ve hiç geçmeyen baş ağrılarım var. İlacım daha çok acı vermese bugün alırım, bugün arar sana ihtiyacım var derim sana.

Hayatıma hiç girmemişsin gibi yaşamaya çalışıyorum aylardır. Şarkılarımızı dinlemiyorum, aklıma geldiğinde kek pasta yapıyorum, iki küfür sallıyorum. Elimden başka bir şey de gelmiyor. Öyle bir gittin ki, ne yarışacak bir kadın, ne düzeltilmesi gereken bir hata, ne de onarılması gerekenden bir kalp var benimkinden başka. Kızamıyorum, sana kızmaya çalıştığım için kendime kızıyorum sonunda.

Oturdum sana bu satırları yazdım, uykumdan uyanıp. Aylardır bu yazıları biriktiriyorum senin için. Senden başka herkes okudu da, sen bir kere açıp bakmadın ki nereden bileceksin bu yazıların, resimlerin sana ait olduğunu.

Çok yorgunum kokunu hayal etmeye çalışmaktan. Bittim, tükendim diye her gözümü kapadığımda, yeniden açıyorum yeni ve sensiz bir güne daha. Sensizlikle savaştığım yetmiyormuş gibi benle savaşmaya çalışıyorlar. Beni yalnız bırakabilirdin ama sensiz bırakmamalıydın, bu çok ağır. Ama sen hiç bensiz kalmadın ki, nereden bileceksin?

Uslanmaz, akılsız bir romantiğim ben evet, ama kalbimi de söküp atamıyorum işte. Sen nereden bileceksin, benim kadar sevmedin ki!

Duygu Şener
10.10.2012 // 04:10

8 Ekim 2012 Pazartesi

Limonlu Cheesecake



Tarifi:

Tabanı için:

  • 1 paket burçak bisküvi
  • 50 gr eritilmiş tereyağ
Kreması için:
  • 200 gr (1 paket) labne peyniri
  • 1 su bardağı yoğurt
  • 2 adet yumurta
  • 2 yemek kaşığı un
  • 1 çay kaşığı vanilya
  • 1 su bardağı toz şeker
Limon sosu için:
  • 50 gr tereyağ
  • 1 çay bardağı toz şeker
  • 1 yumurta
  • 1 çay kaşığı limon kabuğu rendesi
  • 2 yemek kaşığı limon suyu
Hazırlanışı:
Bisküvileri içinde büyük tanecik kalmayacak şekilde un haline getirin. İçine eritilmiş tereyağını ekleyip yoğurun. Bisküvi hamurunu iyice bastırarak kalıbın tabanına döşeyin. Buzdolabında 30 dk. dinlenmeye bırakın. Peynir ve yoğurdu derin bir kaba boşaltıp mikser ile çırpın. Şekeri ekleyip pürüzsüz bir kıvam elde edinceye kadar çırpmaya devam edin. Sırayla yumurtaları teker teker ekleyin. Un ve vanilyayı da ekleyip çırpın. Bisküvi hamurunu dolaptan çıkarıp üzerine hazırladığınız kremayı dökün. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 30 dk. pişirin. Kek piştiğinde soğutmak için buzdolabına kaldırın. Limon sosunu hazırlamak için ısıya dayanıklı bir kaba sos malzemelerini ekleyin. İçi su dolu bir kabın içine yerleştirip, benmari usulü karıştırarak pişirin. Sosu soğuması için kenarda bekletin. Servis yapacağınız zaman kekin üzerine limon sosunu dökün.

Afiyet Olsun!

7 Ekim 2012 Pazar

Coco Chanel

Gabrialle "Coco" Chanel (temsili)
Modaevinde, ünlü aynalı merdiveninde, 1 Mart 1954

Bu resmi yaparken epey zorlandım. Zorlandığım konu yaptığım resim değil, resmini yaptığım insanı anlatmanın zorluğuydu. Uğruna kitaplar yazılan bir kadını, bir blog yazısına nasıl sığdırabilirdim ki?

Coco Chanel

" yirminci yüzyıla damgasını vurmuş modacı, kendi kurallarından asla ödün vermeyen stil ikonu, dönemin modasını yerle bir eden devrimci tasarımcı, uğruna hayatlar ve servetler harcanan karşı konulmaz sevgili, zenginliği ve ünü ölçülemeyen patroniçe, geçmiş acılarını peri masalına çeviren prenses, inatçı ve korkusuz kız çocuğu."

diyerek kısaca özetlemiş Alfonso Signorini, Gabrialle "Coco" Bonheur Chanel'ın biyografisini kaleme aldığı Chanel Rüya Gibi Bir Hayat (Chanel Una Vita da Favola) adlı eserinde. Ama elbette bu da yeterli değil, olamaz.

19 Ağustos 1883'te Saumur, Fransa'da dünyaya gelen Gabrialle, Albert ve Jeanne'nin ikinci kızları olarak dünyaya geldi. Ablası Julie ve kendisinden küçük üç kardeşi daha vardı; Alphonse, Antoinette ve Lucien. Sorumsuz bir seyyar satıcı olan babası Albert, hastalıkla mücadele eden Jeanne öldükten sonra kızları Julie, Gabrialle ve Antoinette'yi Aubazine'de bir manastıra terk ederken, erkek çocuklarını çalıştırmak için yanına aldı. Gabrialle henüz 12 yaşındaydı;

"Mutlu değilim. Hiçbir zaman da olamayacağımı hissediyorum. Ama yemin ediyorum; hayatımı sızlanarak geçirmeyeceğim."
Manastırda katı bir terzilik eğitimi alan Gabrialle, yaşıtı olan halası Adrienne ile bir butikte terzi yamağı olarak çalışmaya başladılar. O günlerde butiğe sık gidip gelen Teğmen Etienne Balsan ile görüşmeye başlamıştı.  Etienne ile beraber bir akşam gittikleri Cafe Chentat'ta iddalaşma üzerine söylediği "Qui qu'a vu Coco dans I'Trocadero?" şarkısı herkes tarafından çok beğenilince Etienne'nin Gabrialle sarılıp dediği gibi; "şunu bilmelisin ki; bugünden itibaren sen benim için Coco olacaksın." ve öylede oldu. Gabrialle'nin adı o günden sonra Coco olarak anılacaktı.

"Şans, var olma biçimidir. Şans, küçük insanlara uğramaz. Şans, benim ruhumdur."
İlk finansörü Etienne Balsan oldu ve Coco Chanel ilk şapkalarını yapıp, sosyetenin önünde sunma fırsatı buldu. Ardından 1908'de ingiliz asıllı Kaptan Arthur Edward "Boy" Capel ile tanıştı. Etienne Balsan ve Boy Capel, Coco'nun aşkı için kıyasıya bir rekabete girdi ve Boy kazandı. Daha doğrusu Coco, Boy'u tercih etti. Boy Capel'de Ethienne Balsan gibi Coco'nun hem sevgilisi hem finansörü oldu. Coco hiçbir zaman evliliği düşünmemiş olduğunu söylese de, bence Boy'la kendi parasını kazanan özgür bir kadın olarak evlenmeyi düşlüyordu. Fakat olmadı. Boy başka bir kadınla evlendi ve Gabrialle "Coco" Chanel o günden sonra matmazel ünvanından vazgeçmemeye yemin etti.

Gabrialle hiç evlenmedi ancak; zengin Teğmen Etienne Balsan'a aşık olup Fransız sosyetesine girmesinden, kendi tasarımlarıyla inanılmayacak bir servetin sahibi oluşuna; Boy Capel, Rus besteci ve piyanist Igor Stravinsky ve Westminster Dükü ile yaşadığı derin aşklarıyla Coco Chanel hayatına bir sürü başarı ve anlam yükledi. Yazar Cocteau, ressam Pablo Picasso, Birleşik Krallık Başkanı Winston Churchill gibi kişilerle kurduğu dostluklarla rüya gibi bir hayat yaşadı.

"Canın cehenneme! Yatak ölüm döşeğidir. Ben çok yatakta yattım ama bunları ya uyumak ya sevişmek için kullandım. Beni bir yatakta görürsen anla ki ölmeye karar vermişimdir."
10 Ocak 1871'de 87 yaşında öldüğünde, bahar koleksiyonunun üzerinde çalışıyordu ve Hotel Ritz'deki odasına vardığında bedeni artık bir otuz yıl daha çalışamayacak kadar yorgun düşmüştü.

Coco Chanel'ı burda üstün körü anlatmak olacak iş değil. En iyisi siz kitabını alıp okuyun ya da başrolünü Audrey Tautou'nun oynadığı 2009 yapımı Coco Chanel'den Önce (Coco avant Chanel)'i mutlaka izleyin derim.
          


Saygılarımla;
Duygu Şener

2 Ekim 2012 Salı

Son kullanma tarihi

Yazılarımı gelip üstüne alınan çok ama bu alıntıyı bizzat yeni bir arkadaşım için yazıyorum. Konuşurken aklıma direk bu geldi. Frédéric Beigbeder'in Aşkın Ömrü Üç Yıldır! (L'Amour dure trois ans) kitabından Renan Akman'ın çevirisi ile 5. bölüm;
"İnsan esmer ve uzun boylu olabilir ve gene de ağlayabilir. Bunun için, birden, aşkın ömrünün üç yıl olduğunu keşfetmesi yeterlidir. Bu, en kötü düşmanımın bile başına gelmesini istemeyeceğim bir şey -düşmanım olmadığına göre, bir üslup çalımı sadece. Züppelerin düşmanları yoktur. Herkes hakkında kötü konuşurlar: düşmanları olsun diye. 
Sivri sineklerin ömrü bir gündür, güllerin ki üç. Kedilerin ömrü on üç yıldır, aşkın ki üç. Böyle işte. İlk yıl tutku, sonra bir yıl şefkat ve nihayet bir yıl can sıkıntısı. 
İlk yıl, "Beni terk edersen kendimi ÖLDÜRÜRÜM." denir. 
İkinci yıl, "Beni terk edersen, acı çekerim, ama kendimi toparlarım." denir.  
Üçüncü yıl, "Beni terk edersen şampanya patlatacağım." denir. 
Kimse sizi aşkın ömrünün üç yıl olduğu konusunda uyarmaz. Aşk komplosunun temeline, çok iyi saklanan bir sır yatar. Sizi aşkın hayat boyu sürdüğüne inandırırlar, oysa aşk kimyasal olarak üçüncü yılın sonunda yok olur. Bir kadın dergisinde okudum: aşk geçici bir dopamin, noradrenalin, prolaktin, luliberin ve oksitosin yükselmesiymiş. Feniletilamin (FEA) denen küçük bir molekül, neşe, taşkınlık ve keyif duygularını tetikliyormuş. Yıldırım aşkı, FEA'ya doyan limbik sistem nöronlarıymış. Şefkat ise endorfinlermiş (çiftlerin afyonu). Toplum sizi aldatıyor: bu hormonların üç yıl sonra faaliyetlerine son verdikleri halde, size büyük aşk masalını satıyor. 
Zaten istatistikler de aynı şeyi söylüyor: tutku ortalama 317,5 gün sürüyor (kendime, "Acaba, son yarım günde ne oluyor?" diye soruyorum...) ve Paris'te üç evli çiftten ikisi nikah törenini izleyen üç yıl içinde boşanıyor.  Birleşmiş Milletler'in demografi yıllıklarını hazırlayan sayım uzmanları, 1947'den beri 62 ülkenin vatandaşlarına boşanmayla ilgili sorular soruyorlar. Boşanmaların çoğunluğu evliliğin dördüncü yılında gerçekleşiyor (bu, boşanma işlemlerine üçüncü yılın sonunda başlandığı anlamına geliyor). "Finlandiya'da, Rusya'da, Mısır'da, Güney Afrika'da, BM'nin incelediği, farklı diller konuşan, farklı meslekler icra eden, farklı şekillerde giyinen, farklı paralar kullanan, farklı dualar okuyan, farklı iblislerden korkan, sonsuz çeşitlilikte umut ve hayaller besleyen yüz milyonlarca kadın ve erkeğin hepsi, tam üç yıllık bir ortak yaşamdan sonra boşanma istatistiklerinde bir zirve oluşturuyor." Bu sıradanlık, fazladan bir aşağılanma, o kadar.
Üç yıl! İstatistikler, biyokimya, benim özel durumum: aşkın ömrü hiç değişmiyor. Kafa karıştırıcı bir çakışma. Neden üç yıl da, iki ya da dört ya da altı yıl değil? Bence bu, Stendhal, Barthes ve Barbara Cartland'ın sık sık dikkat çektikleri şu üç evrenin varlığını doğruluyor: Tutku-Şefkat-Sıkıntı, her biri bir yıl süren üç aşamalı bir çevrim - Teslis kadar kutsal bir üçgen. 
İlk yıl eşyalar satın alınır.
İkinci yıl eşyaların yeri değiştirilir.
Üçüncü yıl eşyalar paylaşılır.
Ferré'nin şarkısı her şeyi özetliyor: "Zamanla aşk biter." Hem siz kim oluyorsunuz da, öngörülen tarihte sizi kaçınılmaz olarak yüzüstü bırakacak olan salgı bezleri ve sinir ileticileriyle boy ölçüşmeye cürret ediyorsunuz? Gerekirse şairlerin lirizmi tartışalabilir, ama doğa bilimleri ve demografi karşısında mağlubiyet kesin." 
Üzülmesin bu yazıda kendinden bir şeyler bulanlar. Yazarımız çok tökezliyor, çeşit çeşit yol deniyor mutlu olmak için, olamıyor, yanlış aşklar peşinde koşuyor... Taa ki yıllar sonra bir yaz gününde yeni aşkı Alice ile beraber hazırladıkları romantik akşam yemeğinden sonra, portakal rengi ayın altında el ele tutuşup, geleceğin sesine kulak kabartıp ağır ağır öpüşüp üçüncü yıllarını kutlayana dek.


Saygılarımla;
Duygu Şener