2 Ekim 2012 Salı

Son kullanma tarihi

Yazılarımı gelip üstüne alınan çok ama bu alıntıyı bizzat yeni bir arkadaşım için yazıyorum. Konuşurken aklıma direk bu geldi. Frédéric Beigbeder'in Aşkın Ömrü Üç Yıldır! (L'Amour dure trois ans) kitabından Renan Akman'ın çevirisi ile 5. bölüm;
"İnsan esmer ve uzun boylu olabilir ve gene de ağlayabilir. Bunun için, birden, aşkın ömrünün üç yıl olduğunu keşfetmesi yeterlidir. Bu, en kötü düşmanımın bile başına gelmesini istemeyeceğim bir şey -düşmanım olmadığına göre, bir üslup çalımı sadece. Züppelerin düşmanları yoktur. Herkes hakkında kötü konuşurlar: düşmanları olsun diye. 
Sivri sineklerin ömrü bir gündür, güllerin ki üç. Kedilerin ömrü on üç yıldır, aşkın ki üç. Böyle işte. İlk yıl tutku, sonra bir yıl şefkat ve nihayet bir yıl can sıkıntısı. 
İlk yıl, "Beni terk edersen kendimi ÖLDÜRÜRÜM." denir. 
İkinci yıl, "Beni terk edersen, acı çekerim, ama kendimi toparlarım." denir.  
Üçüncü yıl, "Beni terk edersen şampanya patlatacağım." denir. 
Kimse sizi aşkın ömrünün üç yıl olduğu konusunda uyarmaz. Aşk komplosunun temeline, çok iyi saklanan bir sır yatar. Sizi aşkın hayat boyu sürdüğüne inandırırlar, oysa aşk kimyasal olarak üçüncü yılın sonunda yok olur. Bir kadın dergisinde okudum: aşk geçici bir dopamin, noradrenalin, prolaktin, luliberin ve oksitosin yükselmesiymiş. Feniletilamin (FEA) denen küçük bir molekül, neşe, taşkınlık ve keyif duygularını tetikliyormuş. Yıldırım aşkı, FEA'ya doyan limbik sistem nöronlarıymış. Şefkat ise endorfinlermiş (çiftlerin afyonu). Toplum sizi aldatıyor: bu hormonların üç yıl sonra faaliyetlerine son verdikleri halde, size büyük aşk masalını satıyor. 
Zaten istatistikler de aynı şeyi söylüyor: tutku ortalama 317,5 gün sürüyor (kendime, "Acaba, son yarım günde ne oluyor?" diye soruyorum...) ve Paris'te üç evli çiftten ikisi nikah törenini izleyen üç yıl içinde boşanıyor.  Birleşmiş Milletler'in demografi yıllıklarını hazırlayan sayım uzmanları, 1947'den beri 62 ülkenin vatandaşlarına boşanmayla ilgili sorular soruyorlar. Boşanmaların çoğunluğu evliliğin dördüncü yılında gerçekleşiyor (bu, boşanma işlemlerine üçüncü yılın sonunda başlandığı anlamına geliyor). "Finlandiya'da, Rusya'da, Mısır'da, Güney Afrika'da, BM'nin incelediği, farklı diller konuşan, farklı meslekler icra eden, farklı şekillerde giyinen, farklı paralar kullanan, farklı dualar okuyan, farklı iblislerden korkan, sonsuz çeşitlilikte umut ve hayaller besleyen yüz milyonlarca kadın ve erkeğin hepsi, tam üç yıllık bir ortak yaşamdan sonra boşanma istatistiklerinde bir zirve oluşturuyor." Bu sıradanlık, fazladan bir aşağılanma, o kadar.
Üç yıl! İstatistikler, biyokimya, benim özel durumum: aşkın ömrü hiç değişmiyor. Kafa karıştırıcı bir çakışma. Neden üç yıl da, iki ya da dört ya da altı yıl değil? Bence bu, Stendhal, Barthes ve Barbara Cartland'ın sık sık dikkat çektikleri şu üç evrenin varlığını doğruluyor: Tutku-Şefkat-Sıkıntı, her biri bir yıl süren üç aşamalı bir çevrim - Teslis kadar kutsal bir üçgen. 
İlk yıl eşyalar satın alınır.
İkinci yıl eşyaların yeri değiştirilir.
Üçüncü yıl eşyalar paylaşılır.
Ferré'nin şarkısı her şeyi özetliyor: "Zamanla aşk biter." Hem siz kim oluyorsunuz da, öngörülen tarihte sizi kaçınılmaz olarak yüzüstü bırakacak olan salgı bezleri ve sinir ileticileriyle boy ölçüşmeye cürret ediyorsunuz? Gerekirse şairlerin lirizmi tartışalabilir, ama doğa bilimleri ve demografi karşısında mağlubiyet kesin." 
Üzülmesin bu yazıda kendinden bir şeyler bulanlar. Yazarımız çok tökezliyor, çeşit çeşit yol deniyor mutlu olmak için, olamıyor, yanlış aşklar peşinde koşuyor... Taa ki yıllar sonra bir yaz gününde yeni aşkı Alice ile beraber hazırladıkları romantik akşam yemeğinden sonra, portakal rengi ayın altında el ele tutuşup, geleceğin sesine kulak kabartıp ağır ağır öpüşüp üçüncü yıllarını kutlayana dek.


Saygılarımla;
Duygu Şener

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınız: