30 Kasım 2012 Cuma

Kullandığımız Servisler Bizi Satıyor Mu?


Bugün hemen hemen hepimizin bir ya da birden fazla sosyal medya servisinde profilimiz bulunmakta ve eminim herkesin kafasında bu sitelerin güvenilirliği ile ilgili sorular vardır.

En son bu haftanın başında Facebook şöyle bir yazıyla sarsıldı;
"Facebook'un yeni kullanım koşullarına cevaben, tarafıma ait her tür kişisel bilgi, görsel, karikatür, resim, fotoğraf ve videonun telif hakkının (Berner Konvansiyonu uyarınca) bana ait olduğunu beyan ederim. Bunların ticari kullanımı için daima benim onayım gerekli olacaktır!
Bu yazıyı kopyalayıp Facebook duvarınıza yapıştırabilirsiniz. Bu, haklarınızı telif hakkı kanunları uyarınca koruma altına alacaktır. Mevcut tebliğ uyarınca bunların ifşası, kopyalanması, dağıtılması, yayımı ya da bu profil ve/veya içeriği temel alınarak aleyhime diğer herhangi bir faaliyette bulunulmasının kesinlikle yasak olduğunu Facebook'a bildiririm. Bahse konu yasaklar, Facebook'un yönlendirmesi ya da kontrolü altında çalışan personel, öğrenciler, temsilciler ve/veya diğer her tür çalışan için de geçerli olacaktır. İşbu profil içeriği özel ve gizli bilgi niteliğinde olup, gizliliğimin ihlali yasalar kapsamında cezai işlem gerektiren bir durumdur (UCC 1 1-308-308 1-103 ve Roma Yönetmeliği).
Facebook, sermayesi halka açık bir şirkettir. Tüm üyelerin buna benzer bir bildirimi profillerinde yayınlamaları önerilir. İsterseniz bu bildirimi kopyalayıp duvarınıza yapıştırabilirsiniz. Bu tür bir bildirimi en az bir kez yayınlamamanız halinde, fotoğraflarınız ve profil durum güncellemeleriniz de dahil olmak üzere profilinizde yer alan öğelerin kullanımına zımnen onay vermiş olursunuz."
Tabii ki böyle bir şey olamaz. Zaten New York Daily News, ABC News gibi büyük haber kanallarıyla böyle bir şey olmadığı duyuruldu.

Hiçbir durum güncelleme yazısının haklarınızı bu şekilde koruma altına alamayacağı gibi bir gerçeğin yanı sıra, yazıda bahsi geçen Berner Konvensiyonu diye bir şey de yok. Bu sadece 126 yıllık telif hakları hakkında uluslararası bir anlaşma olan Bern Konvensiyonu'nu referans alınarak uydurulmuş. Ayrıca Facebook reklamlarında kullanılıp, kullanılmamak tamamen size bırakılmış bir durum. Profilinizin Gizlilik Ayarları'nda Facebook Reklamları bölümünde detaylı bilgiyi bulabilirsiniz.

Dijital ekonomi hakkında konuşmaya başlarsak bir blog yazısından çok, kalıncana bir kitap çıkar ortaya. Peki ama hergün bedava olarak kullandığımız bu servisler gelirlerini nereden elde ediyor? Yoksa bizim davranışlarımızı izleyerek oluşturdukları istatistikleri ve kişisel bilgilerimizi pazarlayarak mı para kazanıyorlar? Başka bir değişle bizi mi pazarlıyorlar?

How Do They Make Money
adlı siteden bir görüntü
"How Do They Make Money?" adlı internet sitesi hemen hergün kullandığımız pek çok internet servisinin para kazanmak için hangi yöntemleri kullandığını gösteriyor. Sitede sadece LinkedIn'in "kişisel verileri ve bilgileri satarak para kazanan" tek oluşum olarak gösterilmesi pek ikna edici olmasa da sıkça kullandığımız bu servislerin nerden para kazandığını öğrenmek için iyi bir kaynak niteliği taşıyor.

Saygılarımla;
Duygu Şener

29 Kasım 2012 Perşembe

Kim sevebilir bizim gibi? Arayalım

yanmış bir yüreğin eski küllerini,
benekleyerek tane tane öpüşlerimizle
diriltene kadar öksüz bir çiçeği.

Bağlanalım sevdaya, senin meyvanı özümsemiş,
gücünü ve yüzünün suretini toprağa vermiş:
Sen ve ben, sönmeyen bir ışığız,
onun ince çıtırtısız başağıyız.

Gömülmüş aşka doğru, geçip nice zamandan,
kardan, bahardan, unutuş ve sonbahardan,
yaklaşsak yeni bir elmanın ışığına,

açılmış tazelikten yeni bir yaraya,
sessizlikte yol alan eski bir aşk gibi
örtülmüş ağızlardan bir sonsuzluğa.

Pablo Neruda

23 Kasım 2012 Cuma

Sufi ve Aşk

hiçbir aşk diğerinden daha büyük değildir

aşk
yolunda yürüdüğün kadardır
bir çınar gölgesinde dinlenebildiğin kadar
şu serçenin gagasındaki buğday kadar
kendine diz bükebildiğin kadar

aşk
sen kadardır
ne bir fazla ne bir eksik
hükmün nefesin kadardır

aşk
nefsin kadar

Semih Özgenel

22 Kasım 2012 Perşembe

Senden bir iz ararım başka kadınlarda,

haşinliklerinde onların, ırmak gibi kıvrılan
örgülü saçlar, sulara gömülen gözler,
köpükten gemiler gibi kayan saydam ayaklar.

İnce uzun tırnaklarına benzetirim erken vakitlerde
çakıp giden ışkınlarını kiraz ağaçlarının,
yüzünün yangın yerine benzetirim sularda
yanan saçını, bakıp öbür vakitlerde.

Baktım, kimse taşımıyordu kalp atışını,
ışığını, ormanlardan getirdiğin karanlık tahılı,
kimsede yoktur senin minik kulakların.

Bir öz var senin inceliğinde, eşsizsin kadınların içinde
ve ben böyle aşık, böyle akıyorum seninle
Missisipi genişliğinde dişi bir halice.

Pablo Neruda

21 Kasım 2012 Çarşamba

Seni sevmeden önce, aşkım, ben, ben değildim;

Bocalayıp dururdum caddeler ve nesnelerde;
Adam bile sayılmazdım, adım da yoktu üstelik:
Dünya bekliyordu boşlukta.

Nice mekanlara girdim çıktım:
Ayda yer tutmuş tüneller,
ağız açmış bekleyen hangarlar,
kumda önümü kesen sorular.

Her şey boştu, ölü ve suskun,
düşmüş kenarda, çökmüş,
tarifsiz uzaktaydı her şey,

kimsem yoktu, ötekiydi herkes
dolduruncaya kadar güzü nimetlerde
güzelliğin ve sadeliğin Matilde.

Pablo Neruda

20 Kasım 2012 Salı

Sonnet #66 (Sone 66)

Tir'd with all these, for restful death I cry:
As, to behold desert a beggar born,
And needy nothing trimm'd in jollity,
And purest faith unhapply forsworn,
And gilded honour shamefully misplac'd,
And maiden virtue rudely strumpeted,
And right perfection wrongfully disgrac'd,
And strenght by limping sway disabled,
And art made tongue-tied by authority,
And folly, doctor-like, controlling skill,
And simple truth miscall'd simplicity,
And captive good attending captain ill -
Tir'd with all these, from these would I be gone,
Save that, to die, I leave my love alone.

(Türkçe Çevirisi:)

Vazgeçtim bu dünyadan, tek ölüm paklar beni,
Değmez, bu yangın yeri avuç açmaya değmez,
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksular mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş, el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötülükler kadı olmuş Yemen'e -
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

William Shakespeare
(Çev. Can Yücel)

19 Kasım 2012 Pazartesi

Sevmiyorum seni, ki bu ne sevmektir...

sevmekten varıyorum sevmemeye
ve beklemekten beklememeye
yüreğim ateşinden soğuyunca.

Seni sevdiğimdendir bir tek sana aşık oluşum,
dinmez hıncım ve bu hınçla yalvarışım.
Gezgin aşkımın tüm mesafesinde
görmemek var seni, bir kör gibi sevmek yine de.

Yitip bitirecek zalim huzmesiyle belki
Ocak ayının ışığı sebatkar yüreğimi,
sonsuz huzur çağıracak yanına beni.

Ölüm bir tek bana yazılmış bu öyküde
ve aşktan olucak ölümüm seni sevmekle,
çünkü seviyorum seni, aşkım, kanla, ateşle.

Pablo Neruda

17 Kasım 2012 Cumartesi

böyle bir sevmek

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbarla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır sanmayın ki beni unuttular
hala arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir


Attila İlhan

14 Kasım 2012 Çarşamba

Karamelli Cevizli Cheesecake ve Frappe


Karamelli Cevizli Cheesecake yaptım tam bir dilim kesmiştim ki yanında da bir kahve olsa ne güzel olur dedim. Geçen gün yirmilik dişlerimi çektirdiğim için hala sıcak şeyler yiyip içemiyorum ama kahvesizliği de daha fazla dayanamadı bünyem ve yanına hemen Frappe yaptım.

Karamelli Cevizli Cheesecake 

Tarifi:

Tabanı için:

  • 1,5 paket burçak bisküvi
  • 60 - 70 gr eritilmiş tereyağ
  • 1 çay kaşığı tarçın
Kreması için:
  • 400 gr labne peyniri
  • 2 su bardağı yoğurt
  • 3 adet yumurta
  • 4 yemek kaşığı un
  • 1 paket vanilya
  • 1 su bardağı toz şeker
Karamel sosu için:
  • 8 yemek kaşığı toz şeker
  • 4 yemek kaşığı su
  • 1 paket süt kreması
  • Ceviz
Hazırlanışı:
Bisküvileri içinde büyük tanecik kalmayacak şekilde un haline getirin. İçine eritilmiş tereyağını ve tarçını ekleyip yoğurun. Bisküvi hamurunu iyice bastırarak kalıbın tabanına döşeyin. Buzdolabında 30 dk. dinlenmeye bırakın. Peynir ve yoğurdu derin bir kaba boşaltıp mikser ile çırpın. Şekeri ekleyip pürüzsüz bir kıvam elde edinceye kadar çırpmaya devam edin. Sırayla yumurtaları teker teker ekleyin. Un ve vanilyayı da ekleyip çırpın. Bisküvi hamurunu dolaptan çıkarıp üzerine hazırladığınız kremayı dökün. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 30 - 45 dk. pişirin. Kek piştiğinde soğutmak için buzdolabına kaldırın. Karamel sosunu hazırlamak için emaye bir kaba şekeri koyun. Üstüne bütün şekeri kaplayacak şekilde suyu dökün. Emaye kabınızı ocağın küçük bölümüne kısık ateşte kehribar ya da kahverengi olana kadar tutun. Karamel yapmanın en önemli sırrı şeker rengini alana kadar hiç karıştırmamaktır ve karamelli ne kadar acı seviyorsanız o kadar koyu bir renk almasını sağlamalısınız. Rengini alan karamelimizi ocaktan alıp içine çırpıp hazırladığımız süt kremasını yavaşça tahta kaşıkla karıştırarak ekliyoruz ve soğumasını bekliyoruz. Elimizle kırıp irili ufaklı parçalar haline getirdiğimiz cevizleri de ister karamelin içine ekleyerek istersek de karamel sosunu soyuyan cheesecakein üzerine döktüğümüz karamelişn üzerine serperek servis ediyoruz.

Frappe 

 

Tarifi :
  • 1 tatlı kaşığı kahve
  • Süt
  • Krema
  • 5-6 küp buz
  • Soğuk su
Hazırlanışı:
Herkes kahveyi farklı sever kimi sert, kimi yumuşak o yüzden; dilediğiniz kadar sütü ve kahveyi, kahve tanecikleri yok olana kadar iyice çırpın. Buzu, çırpılmış kremayı ve suyu blendırdan geçirin. Daha sonra uygun bardağa önce kahve karışımını ardından da yavaş yavaş buz karışımını ekleyin. Kahveyi şekerli içenlerdenseniz içine dilediğiniz kadar şeker koyunuz. Frappeniz içime hazırdır.

Afiyet Olsun :)
Duygu Şener

13 Kasım 2012 Salı

Yılbaşı Pudingi

Daha Aralık ayına bile girmeden yavaş yavaş yılbaşını anımsatan ambalajlar, bıdılar görmeye başladık. Ben de görür görmez yılbaşı hakkında düşünmeye başladım ister istemez; arkadaşlar, hediyeler, kutlamalar, nerdeler, ne zamanlar, nasıllar uçuştu kafamda. Düşünürken bu geldi aklıma.

Yılbaşı gecesini evde arkadaşlarla kutlamak da bir zevktir. Güzel bir yemek sonrasına yakışan en güzel şeylerden biri de hiç kuşkusuz hafif bir tatlı. Yılbaşı renkleri olan yeşil, beyaz, kırmızı ve kahverengiden oluşan bu hafif ve leziz tatlı tarifini sizlerle paylaşmak istedim. Ayrıca yapması da çok kolay.


Tarifi:
İçindekiler:
  • 1 paket kakaolu puding
  • 600 ml süt
  • 50 gr margarin
  • 1 paket petibör bisküvi
  • 1 kase (çekirdekleri çıkarılmış) vişne
  • Hindistan cevizi
  • Antepfıstığı
Yapılışı:
1 paket petibör bisküviyi un haline getirin. 1 paket kakaolu pudingi 600 ml süt ile kısık ateşte kaynamaya başlayana kadar sürekli karıştırın. Kaynayan pudinge 50 gr margarini ilave edin ve eriyene kadar karıştırmaya devam edin. Ardından sırası ile vişneleri ve un haline getirdiğiniz bisküvileri ekleyip iyice karıştırın. Lapa haline gelen pudingimizi uygun bir kaba döküp aralarında boşluk kalmayacak şekilde bastırarak yayın ve düzleştirin. Pungimizi dolaba kaldırıp soğumasını bekleyin. Soğuyup servise hazır hale gelen pudingimizin üzerine hindistan cevizi, antepfıstığı ve vişne ile süsleyin.

*Not: Daha düzgün bir görünüm için; karışımı uygun kaba serceğiniz bir buzdolabı poşetinin içine dökerek kolayca şekle girmesini sağlayabilirsiniz.

Afiyet Olsun ! :)

12 Kasım 2012 Pazartesi

Elizabeth Barrett ve Robert Browning



Elizabeth Barrett Browning
(temsili)

Victoria döneminin en iyi İngiliz şairlerinden biri olan Elizabeth Barrett (Browning) 6 Mart 1806’da Kelloe, Durham’da kıskanç bir baba olan Edward Barrett Moulton Barrett ve Mary Graham Clarke’nin en büyük kızları olarak dünyaya gelmiştir.

Elizabeth bilinen ilk şiiri altı ya da sekiz yaşındayken yazdığı “On the Cruelty of Forcement to Man”’dir. Elizabeth hayatı boyunca pek çok başarılı eser vermiş ve hep popüler olmuştur. Zaten biricik aşkı Robert Rowling’le de eserleri sayesinde tanışmıştır.

Elizabeth Barrett ve Robert Browning
Robert Rowling’de Elizabeth gibi bir edebiyatçıydı. Oyunlar ve şiirler yazan ünlü bir Victorian dönemi şairiydi. 7 Mart 1812’de Camberwell, Londra’da Sarah Anna (née Wiedemann) ve Robert Rowling’in oğlu olarak dünyaya geldi. On iki yaşındayken ilk kitabını yazdı fakat yayıncı bulamayınca kitabı imha etti.

Elizabeth Barrett ve Robert Browning alanlarında çok başarılı olmuş ve birbirlerinin eserlerine saygı ve hayranlık beslemelerine rağmen hiç karşılaşmamışlardır. Yazılı eserleri dışında birbirleri hakkında hiçbir fikre sahip değillerdi. Robert 10 Ocak 1845 yılında Elizabeth’e yazdığı şu mektup ile ilk kez hayranlığını dile getirmiştir;
Robert Browling'in yazdığı ilk mektuptan bir kesit
“Sevgili Bayan Barrett, şiirleriniz beni cezbediyor. Bu mektubu sakın ola ki bir iltifat mektubu olarak ele almayın. Sizin dehanızın farkına yeni vardığımı da düşünmeyin. Şiirlerinizi ilk defa okuduğum geçen haftadan bu yana size neler yazabileceğimi düşünmekten başka bir şey yapamadığımı itiraf etmeliyim. Şiirlerinizin üzerimde bıraktığı etkiyi, beni ataletten kurtardıklarını belirterek ortaya koymak istiyorum. Şiirden anlayan biri olarak hata arayıp bulmam bile mümkün olmadı. Şiirleriniz adeta benim bir parçam haline geldiler. Size kendimi ifade edebilmeme, hislerimi açığa çıkarmama yardımcı oluyorlar. Şiirlerinizi bütün kalbimle seviyorum. Sizi de öyle.
Robert Browling”

Elizabeth o günlerde otuz yaşındaydı ve hiçbir çocuğunun evlenmesine izin vermeyen babasıyla birlikte yaşıyordu. Sağlığı da izin vermediğinden evden pek çıkamıyor ama babası karşı çıktığı halde Robert ile gizlice mektuplaşıyorlardı. Mektupları edebiyat açısından o kadar değerlidir ki iki kalın cilt halinde günümüze kadar gelmiştir. Elizabeth de “Sonnets From the Portuguese” adlı eserinde ilk andan başlayarak bu flörtleşmeyi işlemiştir.

Elizabeth, Mayıs 1845’te Robert’in kendisini ziyaret etmesine izin verir. Haftada bir gizlice buluşmaya başlarlar. Eylül ayında Elizabeth, Robert’e şunları yazar;
“Bana hayal ettiğimden çok daha fazla şey hitap ediyorsun. Zarar vermediğim, seni üzmediğim sürece sana ait olmak istiyorum.”

Elizabeth ve oğlu Pen
Bir yıl kadar buluşmaya ve mektuplaşmaya devam ederler. Bu süre boyunca Robert, Elizabeth’e evlenmeleri ve sağlığı için İtalya’ya taşınmaları konusunda çok ısrar eder. En sonunda 12 Eylül 1846’da, Elizabeth’in babasının izin vermeyeceğini bildiklerinden gizlice evlenirler ve bir hafta sonra İtalya’ya yola çıkarlar. 

Tek çocukları olan Robert Wiedemann Barrett Browning (kısaca “Penini” ya da “Pen”) 1849’da İtalya’da dünyaya gelir.

Elizabeth ve Robert en güzel eserlerini evlilikleri döneminde vermiştir. Elizabeth 29 Haziran 1861’de ellibeş yaşında öldüğünde, evlendiği günden beri babasını hiç görmemiş, attığı hiçbir mektuba cevap alamamıştır. Ölümünden kısa bir süre sonra, yayınlanmamış şiirlerini Robert toparlayıp yayınlar. Robert’te 2 Aralık 1889’da İtalya’da hayatını kaybeder.

Eğer bu ilişki olmasaydı biz belki de asla Elizabeth’in hemen her duygusal filmde geçen o meşhur şiiri “How Do I Love Thee (Sonnet 43)”ün tadına varamayacaktık.


 How Do I Love Thee (Sonnet 43) 

How do I love thee? Let me count the ways.
I love thee to the depth and breadth and height
My soul can reach, when feeling out of sight
For the ends of being and ideal grace.
I love thee to the level of every day's
Most quiet need, by sun and candle-light.
I love thee freely, as men strive for right.
I love thee purely, as they turn from praise.
I love thee with the passion put to use
In my old griefs, and with my childhood's faith.
I love thee with a love I seemed to löse
With my lost saints. I love thee with the breath,
Smiles, tears, of all my life; and, if God choose,
I shall but love thee better after death.

(Türkçe Çevirisi: )

Seni nasıl seviyorum? Anlatmaya başlayayım mı?
Seni derinlikler ve yükseklikler kadar seviyorum
Ruhum duygularımın ulaşamadığı noktalara kadar ulaşıyor
Varlığını ve zerafetini seviyorum
Ben seni günlerin ötesinde seviyorum
Güneş ve mum ışığı kadar çok
Seni özgürce seviyorum bir erkeğin hakkı olduğu gibi
Seni safça seviyorum bu övülmeye değmez mi?
Şehvetle seviyorum
Eski üzüntülerim adına seviyorum seni çocuk ruhumla
Kaybedebileceğim kadar seviyorum
Bütün azizler adına nefesimi tutarak seviyorum
Gülüşler, gözyaşları kadar çok ve Tanrı izin verirse
Seni öldükten sonra bile seveceğim.

Elizabeth Barrett Browning


Saygılarımla;
Duygu Şener

11 Kasım 2012 Pazar

Gidersen Yıkılır Bu Kent

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürperirken

Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
Birde seni ekliyorum susuşlarıma

Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
Adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız
Yüreğimize alırız onları, ısıtırız
Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam

Gidersen kar yağar avuçlarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak
Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde


Ahmet Telli

9 Kasım 2012 Cuma

Bağlanmayacaksın

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin o’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak."O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak…


Can Yücel

8 Kasım 2012 Perşembe

Seviyorum Seni

Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi
geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi,
ağır posta paketini, neyin nesi belirsiz,
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi,
seviyorum seni denizi uçakla ilk defa geçer gibi.
İstanbul’da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldanan bir şeyler gibi,
seviyorum seni “Yaşıyoruz çok şükür!” der gibi.

Nazım Hikmet

Anlatamıyorum

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

 Orhan Veli

6 Kasım 2012 Salı

Aşkın Tarifi

Evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin…
Sokağa fırlayacaksın…
Sokaklar da dar gelecek…
Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi…
Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü…
Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin…
Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan…
"Önemli olan sağlık."
"Yaşamak güzel."
"Boş ver, her şey unutulur."
Sen hiçbirini duymayacaksın…
Göz yaşlarından etrafı göremez hale geleceksin…
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin…
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin…
"Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet kopacakmış" deseler başını
kaldırıp "Ne dedin?" diye sormayacaksın…
Yalnız kalmak isteyeceksin…
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak…
İkisi de yetmeyecek…
Geçmişi düşüneceksin…
Neredeyse dakika dakika…
Ama kötüleri atlayarak…
Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin…
Gittiğin yerlere gitmek…
Bu sana hiç iyi gelmeyecek…
Ama bile bile yapacaksın…
Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın…
Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin…
Hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin….
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin…
Herkesi ona benzetip…
Kimseyi onun yerine koyamayacaksın…
Hiçbir şey oyalamayacak seni…
İlaçlara sığınacaksın…
Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan.
Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren…
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek…
Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin…
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak…
Sabahı iple çekeceksin…
Bazen de "Hiç güneş doğmasa" diyeceksin…
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler…
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin…
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin

Nafile…
Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek…
Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin…
Her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin…
Telefonun çalmasını bekleyeceksin…
Aramayacağını bile bile…
Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek…
Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla…
Yüreğin burkulacak…
Canın yanacak…
Bir daha sevmemeye yemin edeceksin…
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden…
Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın…
Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret
edeceksin…
Yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin…
Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek…
Ama bir umut…
Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu…
Bu umut seni gitmekten alıkoyacak…
Gel gitler içinde yaşayacaksın…
Buna yaşamak denirse…

Razı mısın bütün bunlara…?
Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye…?
O halde aşık olabilirsin.

Can Dündar

5 Kasım 2012 Pazartesi

Kim Özlerdi Avuç İçlerinin Ter Kokusunu

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar
bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unutulurdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı
belki de,
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece
sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır
yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir
ayrılık gizlendiğine
belki de, kartvizitinde "onca ayrılığın birinci
dereceden failidir"
denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle
avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini
tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim
uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık
etmiş olmasalardı eğer!


Can Yücel

4 Kasım 2012 Pazar

Anladım

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım...

Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil...
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım...

Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım...

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım...

Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım...

Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım...

Fakat, hakedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım...

Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım...

''Sana ihtiyacım var, gel! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım...

Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım...

Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım...

Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım...

Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım...

Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni afetmeni ölürcesine istediğimde anladım...

Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...


Can Yücel

3 Kasım 2012 Cumartesi

Ben Sana Mecburum

ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum.

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski İstanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun.

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
bir kaç hayat çıkarır yaşamasından

hangi kapıyı çalsa kimi zaman arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun.

belki haziranda mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
kötü rüzgar saçlarını götürüyor

ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin.


Attila İlhan

2 Kasım 2012 Cuma

Sevgilim...

Sevgilim,
yetimim benim,

aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken

kapılar kapalı, dünya buzlu cam
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan

ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı

kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların

Sevgilim,
yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotoğraflarının

Murathan Mungan

1 Kasım 2012 Perşembe

Ayrılığın İlanı

Gidiyor musun diye sorma bana.
Gönderen sensin.
Ne terk etmeyi istedim seni,
Ne de daha yaşamadığımız bu aşkı toprağa gömmeyi.
Senin kadar öfkeliyim ben de.
enin kadar endişeli...

Bir dokunuşunla bin kenti yıkacak güç verirdin bana
Ama inandıramadım seni.
Sen, sorgularken beni kafanda
Ben, gözlerinin içine bakıyordum kuşkuyla.
Bir tek sözün bağlardı beni sana,
Oysa sen hep susmanın koynunda.

Aşkın içine bir kez girdi mi kuşku,
Teslim alır bedenleri de.
Sütten çıkmış ak kaşık değildim
Ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza.
O dünya ki bazen minicik bir odada
Bazen kentin ortasında şekillendi.
Nasıl da güzeldi...
Zaten varsın diye her şey güzeldi ama
Sen buna inanmadın. Ah bu sorular...

Yaşamak varken sevdayı delice,
Niye boğarız sorularla?
Nasıl ikna edebilirdim seni?
Ben, aşk dedikçe sen, dur dedin.
Ben, seninleyim dedikçe
Sen, hayır dedin.
Zaten az konuşan sen
Olumsuz ne kadar sözcük varsa
Bulup çıkardın ortaya.
Bense hiç bir şey diyemedim.

Ne kadar zarar vermişim sana meğer.
Nasıl değiştirmişim seni.
Oysa hiç böyle düşünmemiştim.
Kimseye zarar vermek istemem ben.
Kimseyi olduğundan farklı bir hale getirmek istemem.
Ama öyle oldu işte.
Demek ki; gitmelerin zamanı şimdi.

Çocukluğuna sığınır atlatırsın bu acıyı.
Ne sevişmelerimiz kalır aklında, ne sevda sözlerimiz.
Rahat değilim diyordun ya, rahat ol artık.
Gülüşlerini saklaman için bir neden kalmadı.
Tedirginliğinin sebebi de kalktı ortadan.

Biliyor musun bir tanem!
Gidişim yürekten değil, zorunluluktan.
Sanma ki, bu toy sevdayı başka kimliklere taşırım.
Sanma ki, benden sakladığın gülüşleri
yalancı yüzlerde ararım.
Seni de götürürüm yüreğimde.
Her zaman yokluğunu taşırım.

Bulup, bulup kaybettim seni bebeğim.
Ne yazık ki, tozduman edemedim kuşkularını.
Ne yazık ki, kalamadın bana.
Öpücüğümün kokusu kalacak kapının eşiğinde.
Kokladıkça; bizi bir yanlışa mahkum ettiğini anlayacaksın.

Mehmet Coşkundeniz